Beni Böyle Sev, Seveceksen!

“Ben bilmem, hiç kendimi korumak zorunda kalmadım
Bilmem, ben bi’ çocuğu düşünmek zorunda olmadım
Hiç evlendirilmedim, evde dayak görmedim
Kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim
Sözlerinizi kusmadım, yurdumdan edilmedim
Nefretinizle yanmadım, yakılarak can vermedim
Hiç kardeşim olmadı, hiç abimden korkmadım
Okuldan alınmadım, ben hiç öldürülmedim!”

14 Şubat! Her yer kırmızı kalplerle, güllerle dolu. Herkes sevdiğine ve cebine yakışır bir hediye bulma çabasında. Hem de haftalar öncesinden. Sevgilisi olan herkes neredeyse dışarıda yemekte bugün. Evlilik teklifleri de bolca yağar. Ne güzel! Herkesin başından kırmızı küçük kalpçikler çıkıyor. İnstagram, facebook hediye, jest resimleriyle dolu. Ne kadar da güzel. Kutlayıp, kutlamamak size kalmış. Ne kutlayanlara, ne de kutlamayanlara nameler dizebilirim. Herkesin kişisel tercihi.

Ama hazır sevgililer günündeyken, sevgi neydi?

Aşk neydi?

Herkesin kendine göre farklı tasvirleri var kafasında. Kimisi sevgi aşktan daha mühim diyor, kimisi aşk olmadan sevgi olmaz diyor. Herkesin kafasında farklı canlanıyor sahneler. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktana bağlayabiliyoruz bu durumu. O kadar belirsiz.

Sevgi ne değildi peki?

Buna verecek bir sürü cevabımız var işte. Her gün karşılaştığımız, yaşadığımız olayların içinde farkına varmadan kendimizden verdiğimiz tavizlerle dolu bu cevap.

Beni seviyor o yüzden bu hayatıma müdahaleleri.

Beni sevdiği için çalışmama izin vermiyor!

Beni sevdiği için arkadaşlarımla görüşmeme izin vermiyor.

Beni sevdiği için bağırdı.

Beni sevdiği için bana vurdu…

Beni sevdiği için artık hayatta değilim!!!

Binlerce kadın, terkedilmeyi hazmedemeyen eski/ yeni sevgilileri, eşleri, babaları, abileri tarafından öldürülüyor! Ve nedeni ise koca bir ego!!!

Sevdiğini zanneden, sevmenin ne demek olduğunu bilmeyen kişiler bunlar ama sorduğunuzda sevdiğimden yaptım oluyor cevapları. “SEVDİĞİMDEN”!!!

Nolur bizi böyle sevmeyin.

Bizi malınız, size ait olan bir eşyaymış gibi sevmeyin!

Duyguları olan, sevmeyi, sevmemeyi seçebilen, kalburunuzdan  değil de, yüreğinizden, aşkınızdan var olan kişiler olarak sevin.

Olduğumuz gibi kabullenin!

Bu toplumda varız. Hayatınızın her anında. Ya sevgiliniz, eşiniziz, ya da sizi büyüten kişileriz.

Kendi sesimiz var. Kendi kimliğimiz var. Sevdiğimiz, sevmediğimiz şeylerle biziz.

Sen yumurtayı tavadan seviyorsun diye, benden de onu bekleme.

Kırmızı en sevdiğim renk olabilir, sen sevmiyorsun diye nefret etmemi bekleme.

Ya da topluma katkım olacakken, sadece sana hizmet etmemi bekleme!

Beni böyle sev, seveceksen

Olduğum gibi göreceksen!

Asıl gerçek sevgi budur. Karşılıklı saygıyla başlar her şey!

Böyle sevebilen kişilerin sevgililer günü kutlu olsun!

Yeni Bir Ben

83215161_548866765837430_3424956107519426560_nYeni bir ben. Uzun zamandır alışmaya çalışıyorum yeni bene. Gayet de iyi gidiyoruz aslında. Arada bayağı dağıttığım da oldu. Uzun geceler ağlamaklı da geçti, arkadaşlarla, sevdiklerimle kahkaha dolu da. Ağlamalarımın nedeni yeni bene alışma sancılarıydı. Tek başıma yapabildiğim şeylere de ağladım, yapamadığım şeylere de. Pes etmedim. Edemedim. Kendim için de değil. Kendimden önce 4 çocuğum var düşünmem gereken diye oyaladım kendimi. Bana güç verdi. Önce aşağı yukarı 30 kilo verdim. Bedenimle de kendimle de ayrı bir gurur duydum. Kendim için başardım çünkü. Anneliğimi, işteki beni, evlatlığımı, kardeşliğimi bir kenara bırakıp kendim için bir şey yapmıştım çünkü.

Yeni ben gayet güzel gözüküyordu, öyle ki çocuklarımla dışarı çıktığımda benim çocuklarım olduğuna inandırmak başkalarını biraz zaman alıyordu. Derken bir tembellik geldi. Belki de aşırı kendine güvendi bilmiyorum. yaptığım şeyleri bıraktım. Sporu, yemeye dikkati… Derken vücudum bana ihanet etmeye başladı tekrardan. Belki de ben vücuduma ihanet ettim bilmiyorum. Aslında duygusal bir tarafı da var bu durumun bende. Yeni ben bir çok şeyle mücadeleye başladı. Bu aralar yenilgi hissi çok daha fazlalaştı. Tekrar sağlıklı halime dönme kararı aldım. Bu sefer ne kadar sürer bilmiyorum.

Bu yeni benin fiziksel durumuydu.

Bir de duygusal durumu var. Artık daha kolay hayır diyebiliyorum istemediğim durumlarda. Hayır demek beni, yapmak istemediğim evetlerden kurtardı. Hayır demekle her zaman karşımdakini kırmıyormuşum. İstemediğim evetlerde asıl benliğimi, kendimi kırıp, kendimden bir şeyler kaybediyormuşum. Bazen kaybetmek de gerekiyormuş. Sadeleşmek sadece materyallerle olmuyormuş. Bazı insanlardan da sadeleşmek için vazgeçmek gerekiyormuş. Bu sadeleşmek de iyi geliyormuş. Mesela, her zaman eleştirildiğin ve kararlarına saygı duymayan kişileri hayatından çıkarmak gayet de işe yarıyormuş. Ruhunu dinlendiriyor. Yeni arkadaşlara (seni her halinle kabul eden kişilere) yer açıyor. Değişiyorsun. Yeni ben bunu en yakından tecrübe ediyor. Bazen değişmek acı veriyor. Ama olması gerekiyor. Kelebeğin kozasını yırtmaya çalışması gibi bir şey bu. Hala kozadan çıkamadım. Ama az kaldı hissediyorum. O yeni beni tam olarak kucaklamama çok az kaldı.

Mesela eski ben aşkın ne olduğunu bile bilmiyor. Yeni benin de pek bir haberi yok hala. Tam olarak bilmiyorum hala. Ama umutluyum beni ben olarak sevebilecek ve benim de değiştirmeye kalkmadan hatalarıyla doğrularıyla sevebileceğim birisi olacağına ümidim var. Eski ben aşka inanmazdı. Yeni ben bu konuda ümitli ama hayatın merkezinin bu olmadığına emin. O yüzden bir arayış içinde değil, değilim. Ama aşkın bir kadını güzelleştirdiğine de eminim. Var böyle hikayeler. Bilmesem de vardır galiba diyorum.

Eski beni de kucaklıyorum bu arada. Bir çok şeyden habersizdi. Körü körüne de inanmıştı çoğu şeye. Küçüktü. Sorumlulukları fazla küçük bir kadındı. O yüzden şefkatle kucaklıyorum, yanlışlarıyla doğrularıyla. Suçlamaktan vazgeçtim. Suçlamak kimseye yaramıyor çünkü. Acı veriyor, pişmanlık yaratıyor sadece.

O yüzde yeni beni de, eski beni de seviyorum. Yenisini biraz daha fazla ama. Daha özgür, daha umutlu ve daha gerçekçi. Yeni ben, hatalarıyla, aşklarıyla, işiyle, tüm gerçekliğiyle küçük bir kız çocuğundan daha fazlası olduğunu, kadınlığa tam olarak geçtiğini hissediyor ama içindeki kız çocuğunu, hayallerini de hala canlı tutarak.

Sevin kendinizi! Eski sizi, yeni sizi farketmiyor. Önce siz kendinizi sevin. Daha sonra etrafınızdakiler de seviyor sizi, sizden ötürü zaten.

 

10 yıl

Dün 10 koca sene geçti seni ilk defa kucağıma alalı. 10 sene geçti küçük bir insanın sorumluluğunu almaya başladı. Hem çok korktum, hem de çok mutlu oldum. Korktum çünkü sana nasıl bakacağımı bile bilmiyordum. Ben de pek büyük değildim. Sen doğduktan iki ay sonra 21 yaşına girdim. Küçücüktün doğduğunda. Küçücüktüm doğduğunda bir insan yetiştirmek için. Bir çok hatam da oldu. Beraber büyüdük.

Ama şimdi tam 10 yaşındasın. Kırmızı kalplerinden bahsetmeye başladın. Hoşlandığın çocuklardan. Gelip geçici duygulardan. Olsun, gelip geçse de sana bir çok şey katacak o duygular. Seni sen yapacak. Biraz daha büyüdüğünde gerçek aşkı tadacaksın. Bazen mutluluktan bulutlarda yürüyeceksin. Ayağın yere değmeyecek. Her şey toz pembe, gül kurusu rengi olacak. Bazen de canın yanacak. Hiç geçmeyecek sanacaksın. Gözyaşların akacak o güzel yanaklarından. Ama geçecek bitanem. Her acı gibi o acılar da geçecek. Ben her durumda yanında olacağım. Mutluluktan bulutlardayken seninle bulutlarda yürüyeceğim. Canın yanarken ağladığında seninle beraber ağlayacağım. İçim parçalanacak ama ben sana demiştim demeyeceğim. Geçecek diyebileceğim. Bu da geçecek. Şu anda kırgınsın ama zamanla kabuk bağlayacak. Ta ki gerçek aşkı bulana kadar.

Karşılıklı kahve içeceğiz seninle. Hem anne kız, hem iki dost gibi. Bir sen gem vuracaksın hayattan, bir ben.

Büyüyorsun bitanem. Büyüyoruz beraber.

İyi ki gelip beni taçlandırdın.

İyi ki doğdun!

Hepsi Senin mi?

20190916_0816097506145260666472389.jpg

Hayır Tarkan’ın “kız hepsi senin mi?” şarkısından alıntı yapmıyorum.

Lise dönemlerinde atılan ucuz, kalitesiz laflardan biriydi önce. Çok da banel, yaratıcılıktan uzak, tek düze odun adamların attığı bir laftı. Ata ata bu lafı mı attın diye sorsak haklı çıkar, adamı yerin dibine gömer gömer durdurduk. Ama o dönemler çoktan bitti gitti.

Bu sorunun şimdiki modası ikiden fazla çoçuğu olana yöneltmek.

Çarşıda, pazarda, hastanede, markette, okulda… kısacası halka açık alanlarda rastlanmakta bu soruya. Moda soru bu, acaip yükselişte.

Benim en çok duyduğum soru. Özellikle parmakta yüzük de yoksa, hoşgeldiniz cümbüşe. Madem ayrılacaktın niye bu kadar çocuk yaptın sorusu da revaçta bu aralar. Çünkü ben geleceği görebiliyordum da, olsun dedim. Yapayım yine 4 çocuk ne olur ne olmaz. Şaka maka zor da olsa iyi ki yapmışım 4’ünü de.

Mesela kimse bana ismimi sormaz. Napsınlar benim ismimi. Önce meraklarını gidermek için “hepsi senin/sizin mi?” sorusu ok misali gelir. Çünkü dört çocuk, bu dünyaya ait bir eylem değildir. Soyu tükenmiş dodo kuşunu görseler bile, daha az ilgi çekicidir bu. Evet sen sayın okuyucu, hemen Google amcaya “dodo”yu arattırdığını biliyorum. 3-4 sene önce ben de bilmiyordum çocuk kitapları sağolsun.

Neyse “hepsi senin mi?” Sorusuna vermek istediğim milyon tane cevap var benim.

“Napıyım, bir alana bir bedava kampanyası vardı, yararlanalım dedik. Aslında iki tanesi eşantiyon.”

“Doğurup, doğurup bırakıyorlar yanıma. Çocuklarınızı pistten alın lütfen”

Çok klasik olacak ama “yarısını komşudan aldım”

“O kadar mikemmel anneyim ki bir de yetmez üç tane, üç de yetmez dört tane yaptım.”

“Çıraklık, kalfalık, ustalık derken baktım süper oluyor bunlar ben de profesyonellik eserimle sahalara veda ettim”

“Çünkü dünyanın benim gibi abidelere ihtiyacı vardı, ben de küçük benler yaptım”

Liste uzar da gider.

Arkadaşım niye yani uzaydan gelmişim gibi davranıyorsun ki? Bizim jenerasyon öncemizde durum pek farklı değildi ki. Bilen bilmeyen herkesin bir söyleyecek şeyi vardır çocuk sayısına. Bir tane olan da, kitaplık laflar duyar, 4 tane olan da.

Hayır ne yani herkes aileden sorumlu bakan mı olmuş da haberimiz yok?

Kilolardan da anlaşılacağı gibi evet sevgili halkım “hepsi benim” hem kilolar, hem bebeler.

E peki hepsi sizin mi?

BİR AYRILIK, BİR YOKSUZLUK, BİRİ DE ÖLÜM

“Bir kaşları vardı, bir göze anca bu kadar yakışırdı…”

“Oğlum ne kaşmış be anlata anlata bitiremedin mübarek. Herkeste var kaş. Leyla’nın kaşının farkı ne?” dedikten sonra Hasan’ın suratına baktı Hüseyin. Belki bu sefer anlar diye. Şu mecnun halinden çıkar da kendine gelir belki diye. Ortada Leyla kalmadı da, Hasan da yoktu ortada. 5 yıldan beri Hasan yürüyen bir ölüye döndü. Sokakta lamba görür Leyla’nın suratının aydınlığından bahsederdi. Yıldız görür oturur ağlar, Leyla’nın saçının iki yanından sarkan saçlarından bahsetmeye başlardı.

Hem kendisine haram olurdu günler, hem de çevresindeki herkese haram ederdi. Millet Leyla isminden bıkmıştı artık. Kahvede, sokakta, evde, haftada bir gittikleri Birol abinin yerinde yer gök durur, kimsenin derdi kalmaz bir tek Leyla’nın güzelliğini dinlerlerdi. Hasan’ın amcasının oğlu Hüseyin hariç kimse de görmemişti Leyla’yı. Ama Hasan öyle bir anlatırdı ki millet olur ya tesadüfen sokakta görse Leyla’yı kırk yıllık ahbabı gibi tanıyacak hale gelmişti. Kadınlar, kızlar kocalarından sevdiklerinden şikayet edecek olsa “Bir Hasan kadar olamadın. Bak Hasan’a bir ay tanıdığı Leyla’yı yere göğe sığdıramıyor” derdi.

“Sen ne bakıyorsun Hasan’a. Iyice mecnun oldu o. Eskişehir’in ayazında bile sokakta avare avare dolaşır o” diye konuyu kapatmaya çalışırlardı. Çoğu zaman da başarırlardı. Doğruluk payları vardı. Iyice kafayı yemiş gibiydi Hasan. Avare avare dolaşırdı. Ayaz mayaz dinlemeden.

Herkes Leyla’yı tanırdı Hasan’ın anlattığı kadar Ama kimse Leyla’nın imkansızlığını bilmezdi. Ne oldu, Hasan niye böyle mecnunlaştı kimse anlamazdı?

Hasan civar köyleri dolaşır, düğünlerde bağlama çalıp şarkı söylerdi. Yanık sesi bayağı bir iyiydi. Düğündeki kızlar, düğün boyunca Hasan’ı gösterip gülüşüp dururlardı. Hasan da daha bir keyifle çalar söylerdi.

Leyla’yı da böyle bir köy düğününde görmüştü. Simsiyah saçları gevşek örgülüydü ve iki yanında birer tutam saç çıkmış, yüzüne dökülmüştü. Gözleri ne kocaman, ne küçücüktü. Ama bir çok hikaye vardı gözlerinde Leyla’nın her hâlinden belliydi. Bir çok şey yaşamıştı. Olsa olsa 24-25 yaşlarındaydı. Fazlası imkansızdı.

Hemen Neşet Ertaş’ın Zülüf dökülmüş yüze türküsünü söylemeye başladı Hasan. Hüseyin olup biteni anlamaya çalıştı. Hasan düğünlerde bu türküyü çok nadir söylerdi çünkü. Hasan’ın baktığı yere çevirince o da gördü Leyla’yı.

“Kızı etkilemeye çalışıyor çakal” diye güldü Hüseyin olacaklardan habersiz.

Leyla’nın yanağından iki damla yaş süzülürken Hasan’a bakıyordu hala. Hasan olanı biteni anlamadan gülümseyerek türküyü söylüyordu hala.

Leyla kalkıp gitti.

“Kaçırdın len kızı” dedi Hüseyin. Elindeki suyu Hasan’a uzatırken.

Hasan da farkındaydı da kalkamıyordu ki yerinden. Bir kalksa kızın ardında koşacak, belki de numarasını bile alacaktı. Ama kız gitmişti.

Yarım saat sonra bir 15 dakika için ara verdi Hasan. Hüseyin’le konuşurken Leyla’nın geri geldiğini gördü. Leyla’yı biraz gözlemledikten sonra yanına gidip su istedi. Belli ki düğün sahiplerinin bir akrabasıydı Leyla, oraya buraya koşuşturup duruyordu.

Konuşmaya başladı Leyla ile. Komik çocuktu Hasan çok da konuşkandı, ama yok olmuyordu dili tutulmuştu konuşamıyordu. Kız da çok gergindi. Konuşurken etrafa bakınıp duruyordu. Toparlandı Hasan, eline kağıt sıkıştırdı Leyla’nın.

Çok güzelsin yazıp, numarasını yazmıştı Hasan.

Düğün bitti Leyla’yı gitmeden bir kez daha izledi Hasan. Leyla da farkındaydı ama bir türlü bakamıyordu Hasan’a. Baksa herşeyi görür müydü acaba Hasan?

Hasan her gün telefon bekledi. Belki arar Leyla diye. Ne arayan ne soran vardı. Belki de beğenmemişti Hasan’ı. Belki de birisini seviyordu Leyla kim bilir.

1 ay sonra aynı köyde başka bir düğün daha vardı. Bu sefer koşa koşa gitti Hasan. Belki Leyla’yı da görürdü, Leyla’nın köyüydü sonuçta. Herkes vardı da bir Leyla yoktu düğünde. Düğün sahibi acayip neşeliydi. 50 yaşlarında bir adamdı. Gelin yoktu ortada daha.

Kim bilir kim diye düşündü Hasan.

Çok konuşmayı seven köylülerden biri başladı anlatmaya. Kız güzelmiş de çok bahtsızmış. Ikinci evliliğiymiş bu.

Ilki 3 çocuktan sonra çekip gitmiş Fransa’ya. Haber salmış. “Ben buralı birisiyle evlendim, beklemeyin beni artık” diye. Kızcağız beklemiş babasının evinde 3 çoçuğuyla 3 sene.

En sonunda babası kızı zorla bu 20 yaş büyük adamla tekrardan evlendirmeye karar vermiş. Kız daha 27 yaşındaymış.

Adamın da 5 çocuğu varmış. En küçüğü kızdan 10 yaş küçükmüş. İşin gerçeği adam evi çekip çevirecek birini arıyormuş. Bu kızdan beklentisi buymuş.

Yazık kıza diye düşündü Hasan. Bahtsızmış garibim dedi içinden.

Derken gelin geldi düğün yerine. Hasan gayrı ihtiyarı gördü gelini. Yine bir örük saçında. Iki yanina düşmüş saçlar. Hem söyleyip, hem ağlamaya başlamış Hasan. O gün en acıklı türküleri okumuş.

Bir o ağlamış, bir Leyla. En sonunda da Zülüf dökülmüş yüze türküsünü söylemeye başlar başlamaz hıçkırıklara boğulmuş Leyla.

Ah be Leylam, gencecik yaşında yaşadıkların çok ağır geldi diye diye eve gitmiş Hasan.

Her sabah kalkar kalkmaz, keşke seni bir iki hafta önce tanısaydım ahlarıyla geçirir Hasan.

O günkü ayrılıktan sonra ne Leyla, ne Hasan artık eskisi gibi değiller. Ikisinde de var bir aşk ateşi. Yakar durur onları da kimse bir çaresini bulamaz daha. Hasan’ı mecnun eder, Leyla’yı da dilsiz.

Neşet Ertaş’ın da dediği gibi “nice sultanları tahttan indirir, nicesinin gül benzini soldurur. Nicesini gelmez yola gönderir bir ayrılık, bir yoksuzluk biri de ölüm”.

Dünden Daha İyi

Evriliyor insan. Her ne kadar farkına varmasak da her gün, bir öncekinin daha iyi versiyonu oluyoruz. Güzellik açısından değil kastım ki, bence o konuda da durum bu. Her gün olgunlaşıp daha bir guzellesiyoruz içten de, dıştan da. Mesela fondetan kullanmıyorum artık. İhtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Az da olsalar çillerimle mutluyum. Başka kalıplara girmiyorum artık. Moda diye bir şeyi yapmıyorum. Seviyorsam, kendime yakistiriyorsam moda o benim için.
Eskisi gibi yazamıyorum. Bu zamansizlikla alakalı da olsa, yazmadığım için rahatsız hissediyorum. Çiçeklere şu vermedigimizde ölmesinden korktuğumuz gibi, yazmaya yazmaya ruhumu susuz bırakıp ölmesinden korkuyorum. Ama o gücü de bulamıyorum.
Eskisi gibi planlı olmanın ilacım olduğunu biliyorum. Ama cesaretim yok.
Sporu bıraktığım için 6 kilo aldım mesela. Sporun, dikkatin bana iyi geleceğini biliyorum.
Dünkü benden daha iyiyim. Bütün bu plansizliklara rağmen. Başlıyorum bugün. Yarın başlamak, geç oluyor her şey için. Bazen de o yarın gelmiyor. Başlayacağınız şeye bugün başlayın. Yarın iyi olmaya çalışmak yerine bugün dünden nasıl daha iyi olurum diye uğraşın.

Emin olun ki bu dünyaya bir defa geliyorsunuz. Ve başka bir siz yok!!!

Herkesi sevmek kolay da en mühimi kendini sevmeyi başarabilmek.

Kendinizi sevin.

Başka birisi tarafından sevilmeyi beklemek yerine, siz kendiniz kendinizi sevin. Kucaklayın, bir aynanın karşısına geçip o başkalarından duymak istediğiniz sözcükleri kendiniz söyleyin.

“Bugün çok güzelsin!”

“Saçların çok yakışmış”

“Şu güzelliğe bak!”

Vb.

Unutmayın ki güzellik sizin duygularınızın yansımasıdır.

Neden bir aşıkken daha güzeldir?

Sevildiğinden dolayı. Hissettiklerinden dolayı.

Aşık olsanız da olmasanızda kendinizi sevin…

Kertenkeleleri Yok Edin

20191118_1710165500951308864261787.jpg

Çok güzel bir hayatınız vardır. Çok mutlusunuzdur. Çocuklarınız, eşiniz etrafınızdadır. Bundan daha güzel şey olabilir mi? Herkes mutluluk abidesidir. Ve bir gün BUMMM!
Aslında bunların hepsi belki de birer yalandır. Kendinizi bir şekilde kandırdığınız küçük küçük oyunlardır. Kendiniz yazarsınız, kendiniz oynarsınız ve maalesef bu olanların gerçekliğine kendiniz bile inanırsınız. Bu olanlar bir var olup, birden yok olmuşlardır. Ama siz hala varmış gibi davranıp, etrafınıza da öyle göstermeye çalışmışsınızdır. Var olan bir şeyler de olmuştur ama. Çocuklarınız! Onlara olan sevginiz, size olan sevgileri… Bunlar gerçektir mesela. Ama diğer yandan da tek başına bir evliliğe devam etmeye yetmemiştir tek başlarına.
Aslında bunlar dev gibidir. Ejderhalarla bile dövüşebilirsiniz bu sevginin yüzü suyu hürmetine. Ama bazen küçücük bir kertenkele gelir sizi yutmaya çalışır. Yavaş yavaş… Önce kulaklarınızı yutar, etrafınıza kulak tıkarsınız. Size bir şeyleri göstermek isteyenleri duymayıverirsiniz.
Sonra gözlerinizi teker teker yutar bu küçük kertenkele. Göremezsiniz. Hataları, olacakları, sevdiklerinizi, sizi sevenleri, en önemlisi de önünüzü! İşte kötüdür bu durum. İçiniz acır. Canınız gerçekten yanar da, bir şeyler yapmaya mecaliniz kalmamıştır. Kulaklarınız da gitmiştir, sesleri duyamazsınız. Kendi yardım çığlıklarınızı bile duyamazsınız. Olmaz. Çığlık çığlığa da olsanız, bağırmaktan ciğerlerinizde nefes bile kalmasa duymazsınız. Duyuramazsınız sesinizi de…
İşte kertenkele yavaşça kalbinizi ele geçirir. Sevgi gitmiştir. Ses gitmiştir. Görüntü gitmiştir.
Silüetiniz silikleşmeye başlamıştır. Ya mutlu olduğunuz yalanıyla böyle ilerleyecek, içten içe yok olacaksınız sahte gülüşler saçacaksınız etrafa, ya da o yıkık halinizle ayağa kalkacaksınız. Kaç defa düşseniz de toparlanacaksınız. Yavaş yavaş!
Ama kalkacaksınız. Her düştüğünüzde biraz daha toparlanıp ayağa biraz daha sağlam basacaksınız. Çünkü kertenkeleyi öldürmüşsünüzdür. Size zarar veremeyecektir artık.
Mutluluk oyunu yoktur artık.
Gerçekten mutlu olmayı öğreneceksinizdir. Siz ve o ejderhalara direnmenizi sağlayan çocuklarınız ve sevgileriniz. Aslında sevginin her gücüyle kendinizi biraz daha tanıyacaksınız. Biraz daha dudaklarınız istemsizce kıvrılacak. Belki yıllar sonra içinizden gelerek kahkahalar atacaksınız. Sesiniz gür çıkacak. Kendi sesinizi duyacak ve şaşıracaksınız. O an anlayacaksınız ki, kaybettiğiniz kulaklarınız çıkmaya başlamıştır. Yakında gözleriniz de çıkacak ve etrafınızı göreceksinizdir.
En sonunda da kalbiniz büyüyecektir. Küçük bir tohum gibi. Yeşerecek, yepyeni bir siz olacaksınızdır. Etrafınızdaki sevgileri göreceksiniz. Sevgi neydi anlayacaksınız!

Siz yeter ki, kendinizin farkına varın. Kertenkele kalbinize inmeden yok edin onu!
Acıyacak ama değecek!

Bülbülü Beklerken

Geceleri uyuyamadığı yetmiyormuş gibi, sabahları da saat 6’da camın önüne elinde bir bardak demli çayıyla bahçedeki gülü izler durur 70 yaşındaki Hatice. Hiç kimse nedenini bilmez. Kendi kendilerine konuşur dururlardı. “Acaba neden annem her sabah saat 6’da kalkıp bu gülü izliyor?” diye sorup dururlardı çocukları Hatice’nin ama hiç birinin aklına ona sormak gelmezdi.
Oysa ki, sorsalar annelerine bu gülün hikayesi nedir? Neden yıllardır yaz kış izler Hatice bu gülü? Belki cesaret bulup anlatırdı Hatice tüm olup biteni.
Derken gülün yaprakları teker teker dökülmeye başladı. Az kaldığını anlayıp tüm çocuklarını topladı etrafına. Herkes şaşkın şaşkın bekleyip durdu. Hatice önce bir çay demledi herkese. Dünden kalan kurabiyeleri de koydu tabaklara. Bu kurabiye işini de torunlar olduktan sonra öğrenmişti. O çok sevdiği çayını aldı yine eline Hatice. Açtı tülü yarıya kadar her zaman ki gibi. Baktı gülüne. Boynu iyice eğilmiş gülün, onca derdin altında ezilmek gibi.
Önce bir iç çekti Hatice, sonra döndü çocuklarına…
“Bu gülün hikayesini hepiniz merak edip durdunuz da, biriniz gelip sormadınız. Şimdi anlatmanın tam zamanı. Gül başladı boynunu büküp, yapraklarını teker teker dökmeye. Gülle beraber ben de gidiciyim bu sefer. Açın kulağınızı dinleyin. On beş yaşındayken çok sevdim birini. O kadar çok sevdim ki, sevdiğimi görmediğim gün nefes bile alamazdım. Yatıp kalkıp Allah’a dua ettim sevdiğime kavuşayım diye. O da beni çok sevdi. Her sabah 6’da babamın koyunlarını otlatmaya giderdim. O da gelirdi. 5 dakika bile olsa birbirimizi görür, birbirimizin gözlerinin içine bakardık da bir türlü konuşamazdık. Konuşmaya bile utanırdık. Her gün elinde bir gülle gelirdi. Nazar değdi bize. Nedendir bilmem ama değdi birilerinin gözleri işte. Bir gün gelmedi Hasan. Çok bekledim ama gelmedi. Sonraki gün elinde bir gül fidanıyla geldi bu sefer.
İlk defa konuştuk o gün.
Askere Kore’ye gönderiyorlarmış Hasan’ı. Savaşmış oralar hep. “Ama bekle beni geleceğim. Sonra da seni babandan isteyeceğim” dedi. “Gülün bülbülü beklediği gibi bekle beni gülüm.”
O fidan da bu yüzdenmiş. O gün, gözlerimden akan yaşı nasırlaşmış elleriyle sildi Hasan. Elimi ellerinin içine aldı. Gözlerinden bir damla yaş düştü ellerime. O zaman baktım deniz mavisi, buğulu gözlerine. Sonra eve döner dönmez fidanı bahçeye ektim. Güzelce baktım fidana, suladım her gün. Bülbüller güle geliyordu da, benim bülbülüm bir türlü gelmiyordu.
2 yıl her gün bekledim Hasan’ı.
Bir gün Hasan’ın kardeşi elinde bir mektupla geldi. Başladım okumaya, on güne geliyormuş Hasan. Gelir gelmez beni babamdan isteyecekmiş. Bülbülün güle kavuştuğu gibi kavuşacakmışız birbirimize. On gün sonra her zamanki gibi babamın hayvanlarını otlatıyordum. Gelirse Hasan, beni güzel görsün diye en güllü fistanımı giydim. Mavi tülbentimi taktım. Bekledim. Gelmedi Hasan.
Köy meydanından geçerken bir tabut gördüm. Hasan’ın babası, kardeşleri yüklemişler omuzlarına. Bir jandarma da Hasan’ın resmini taşıyor. İşte o zaman tüm dünya başıma yıkıldı. Ama sözünün eriymiş Hasan. On güne geleceğim dedi, geldi de. Ama bu dünyada kavuşamadım Hasan’a. Belki ahirette kavuşuruz.
Babam iki ay sonra beni, babanıza verdi. Sorulmazdı ki o zaman bize. Büyüklerimiz kendileri karar verirdi her şeye. Yoksa yapar mıydım bu haksızlığı babanıza? “Zamanla unutursun” dedi ablam. “Ölen öldü” dedi. Nereden bilsin ki yüreğimdeki bu yeri dolmaz boşluğu. Düşmemiş sevdaya hiç… Sevdaya düşmeyen, sevdayı? Bir ay içinde apar topar evlendirdiler bizi. Çeyiz sandığımla, bu gül fidanını aldım yanıma. Kimse anlamadı bu gü fidanını niye aldığımı. Umursamadılar da.
İşte her sabah 6’da bu gülü izlerim ben, bülbüller güle konacak mı diye. Şimdi gül solmaya başladı. Gülün ömrü bu kadarmış. Benim de zamanım yakındır. Bu sırla ölmek istemedim.” dedi Hatice. Sonra döndü baktı odadakilere. Kendisi de dahil, herkesin gözleri yaşlarla dolu. Kendi gözyaşlarını sildi, Hasan’ın elini yüzünde hissetti.
Gitti yattı Hatice. Gülün son yaprağı da düştü o gece. Sabah kalkmadı Hatice… Yaşlanmış yüzünde gülümsemesiyle kavuştu Hasan’ına.
Bülbül gelmedi ama gül kavuştu bülbülüne…

Yeni bir biz

Burada en son yazdığım zamandan beri hayatımızda bir çok şey değişti. Buraya ilk yazmaya başladığımda daha yeni üç çocuklu evden çalışan bir anneydim.

Evde eğitim yapıyor, büyüdüğüm şehir olan İstanbul’da yaşayıp, üç çocuk haricinde toplumun “normal” saydığı formda bir aileydik. O normalliğin içinde kimseyle paylaşamadığım anormalliklerle doluydum.

Derken Güneydeoğu’nun bir şehrine taşındık. Bir çok şey yaşadık. Bir çok iyi şey de öğrendim. Bir çok travmadan da geçtim, duyduğum bir çok travmatik yaşam hikayelerinden sonra.

Sonra 4 oldu çocuklar. Güneydoğunun başka bir ili olan Mardin’e geldik. “Ben bir sene sonra dönerim Istanbul’a” kafasındaydım. Kaçmak istediğim şey bu şehir değildi aslında. Değişen düzenimin içinde oyalanırken sorunlarımdan kaçabilirim düşüncesiydi. Olmadı. Ne ben taşınabildim, ne.de ertelediğim sorunlarımdan kaçabildim. En sonunda önceden olması gereken şey olup, sorunlarımı çözümlendirdim. Boşandım. Hem de tek başıma yaşadığım yabancı bir şehirde. Bambaşka bir kültürün içinde.

Bir de 0 nafaka olduğu için, evden çalışmayı bırakıp, tam zamanlı bir işe başladım.

Aynı anda hem yaşadığım şehirde bir yabancı yalnız kadın, hem bekar bir 4 çocuk annesi, hem de tam zamanlı çalışan bir anne haline geldim. Bir sürü yeni sıfatlar. Bozdur bozdur harca.

Her şeye tek yetişme konusunda pek değişen bir şey olmadı.

Ailem 4 çocuk ve benden ibaret artık.

Çalışıp o yorgunluğun arasında, ödev yaptırma seansları da girince çocuklarla geçirdiğim zaman çok çok aza indi. Yanımda oldukları halde çok çok özlüyorum. Ama hallediyoruz. Bir çok yeni yazıların başlangıcı bu yazı.

Artık yazdıklarım tamamen yeni bize ait olacak.

En kısa zamanda görüşmek üzere…

8 sene Katlanarak çoğalan Sevgi

img-20180501-wa0017-556861820.jpg

Tam tamına 8 sene oldu anneler gününü anne olarak kutlayalı. 8 sene, 4 küçük çocuk ve kahkalara sığdıramadığımız güzel anılarımız.

Bu sekiz senede ilkleri tattım hep. İlk canımdan çıkan can, ilk göğsümden inen süt, ilk ameliyatım, ilk küçücük bir insana duyduğum dünyalara, yüreğime sığdıramadığım koskocaman sevgi, ilk kaygılarımın da sevgim kadar büyümesi, geceleri paranoya olup “acaba nefes alıyor mu?” diye sayısız kalkıp inip çıkan küçücük göğüslerini izleyişim… Ufacıcık bir kelimenin beni bulutların üzerine çıkarışı ve gözlerimdeki musluğu açabildiği, ve bir başkası düştüğünde benim canımın daha fazla yanabileceğini keşfettim ben.

O kadar çok şey öğrendim ki, sanki bu yaşadıklarım 8 senelik bir zaman diliminde değil de koskocaman bir hayatmış gibi geliyor. Ondan öncem masalmış gibi.

İlkten sonra korktum önce. Acaba her şey aynı olabilir mi? Acaba bir kalpte ikisi yaşabilir mi diye? Acaba birini, diğerinden az sevebilir miyim diye?

Sonra da korkularımın ne kadar da yersiz olduğunu anladım hemen. Öyle azalmıyormuş da, daha da artıyormuş her defasında. Aslında bu sadece vücudunda büyütmeyle de olmuyormuş. Kalbinde büyütmen yeterliymiş. Kalbin parçalara bölünmüyormuş. Her bir can da katlanarak büyüyormuş bu. Büyüyüp de sığamıyormuş bir yerlere.

Şimdi 5 dolu dolu yürek olmuş içimde. 4’ü yanımda da bir tanesi uzaklarda. Ama yine kalbimin içinde.

Belki daha da artar bu yüreklerim. Belki vücudumda değil de yüreğim de büyüteceğim, bir can olur bu sefer ama bu sefer sıkı sıkıya sarılır, kimselere bırakmam.

Ah anne, çok çok iyi anlıyorum şimdi seni, kendi serüvenim de, kendi yüreğim de büyüttüklerimle. Doğrularımla, yanlışlarımla. Tamamen bana ait. Yaptıklarımla, yapamadıklarımla.

İyi ki bu serüvene adım atmışım.

Fiziksel ve ya kalben anneler iyi ki varsiniz.