8 sene Katlanarak çoğalan Sevgi

img-20180501-wa0017-556861820.jpg

Tam tamına 8 sene oldu anneler gününü anne olarak kutlayalı. 8 sene, 4 küçük çocuk ve kahkalara sığdıramadığımız güzel anılarımız.

Bu sekiz senede ilkleri tattım hep. İlk canımdan çıkan can, ilk göğsümden inen süt, ilk ameliyatım, ilk küçücük bir insana duyduğum dünyalara, yüreğime sığdıramadığım koskocaman sevgi, ilk kaygılarımın da sevgim kadar büyümesi, geceleri paranoya olup “acaba nefes alıyor mu?” diye sayısız kalkıp inip çıkan küçücük göğüslerini izleyişim… Ufacıcık bir kelimenin beni bulutların üzerine çıkarışı ve gözlerimdeki musluğu açabildiği, ve bir başkası düştüğünde benim canımın daha fazla yanabileceğini keşfettim ben.

O kadar çok şey öğrendim ki, sanki bu yaşadıklarım 8 senelik bir zaman diliminde değil de koskocaman bir hayatmış gibi geliyor. Ondan öncem masalmış gibi.

İlkten sonra korktum önce. Acaba her şey aynı olabilir mi? Acaba bir kalpte ikisi yaşabilir mi diye? Acaba birini, diğerinden az sevebilir miyim diye?

Sonra da korkularımın ne kadar da yersiz olduğunu anladım hemen. Öyle azalmıyormuş da, daha da artıyormuş her defasında. Aslında bu sadece vücudunda büyütmeyle de olmuyormuş. Kalbinde büyütmen yeterliymiş. Kalbin parçalara bölünmüyormuş. Her bir can da katlanarak büyüyormuş bu. Büyüyüp de sığamıyormuş bir yerlere.

Şimdi 5 dolu dolu yürek olmuş içimde. 4’ü yanımda da bir tanesi uzaklarda. Ama yine kalbimin içinde.

Belki daha da artar bu yüreklerim. Belki vücudumda değil de yüreğim de büyüteceğim, bir can olur bu sefer ama bu sefer sıkı sıkıya sarılır, kimselere bırakmam.

Ah anne, çok çok iyi anlıyorum şimdi seni, kendi serüvenim de, kendi yüreğim de büyüttüklerimle. Doğrularımla, yanlışlarımla. Tamamen bana ait. Yaptıklarımla, yapamadıklarımla.

İyi ki bu serüvene adım atmışım.

Fiziksel ve ya kalben anneler iyi ki varsiniz.

Örümcek Ahmet ve Kağıt Uçak

Mavi nehirin karşısında yaşayan bir örümcek yaşarmış. Bu küçük örümceğin ismi Ahmet’miş. Üç gün sonra Ahmet’in doğum günüymüş. Mavi nehirin karşısında yaşayan kuzeni Özlem’i doğum gününe davet etmek için çok güzel bir kart hazırlamış.

Ahmet, sırtında çantası ve bu çantanın içinde davetiyesiyle beraber ıslık çala çala Mavi nehire gelmiş. Birden ıslık çalmayı bırakıp, Mavi nehirin hızlıca akan suyuna bakınca sudan ne kadar korktuğunu tekrar hatırlamış.

Ahmet sudan o kadar çok kokarmış ki, annesi onu banyo yapması için sadece haftanın bir günü ikna edebiliyormuş.

Nehirin kıyısındaki, yeşil çimenlerin üzerine oturuvermiş Ahmet. Otururken de boş durmayıp, nehirin karşısına nasıl geçeceğini düşünmeye başlamış. Yemek aramaya çıkan Karınca Kazım, Ahmet’i çimenlerin üzerinde oturduğunu görünce,

‘Merhaba Ahmet, nasılsın? Neden burada oturuyorsun?’ demiş.

‘Merhaba Kazım, iki gün sonra benim doğum günüm. Mavi Nehir’in karşısında yaşayan kuzenim Özlem’i de çağırmak istiyorum. Kart bile hazırladım. Ama karşıya nasıl geçeceğimi bilmiyorum. Çünkü zaten sudan çok korkuyorum ve Mavi Nehir çok hızlı akıyor.’ dedikten sonra üzgün üzgün nehire bakmış Ahmet.

Karınca Kazım da, Ahmet’in yanına çimenlerin üzerine oturmuş. Başlamışlar düşünmeye.

Mavi Nehir çok güzel de, karşı tarafına geçmesi çok zormuş.

‘Sen çok iyi zıplıyorsun. Acaba bu nehirin üzerinden zıplasan olmaz mı?’ diye sormuş heyecanla Kazım.

‘Evet zıplayabilirim ama bu nehir çok büyük o yüzden deneyemem.’

İki arkadaş düşünmeye devam etmişler. Sinek Sinem tam onların tepesinde vızıldarken, iki arkadaşı görmüş. Onlarla oyun oynamak için yanlarına konmuş.

‘Merhaba arkadaşlar nasılsınız?’ diye sormuş.

Ahmet de, karşıya geçip kuzeni Özlem’i doğum gününe çağırmak istediğini ama nehiri geçemediğini anlatmış Sinem’e.

‘İstersen senin için Özlem’e gidip, doğum gününe davet edebilirim.’ demiş.

Ama Ahmet kuzenini kendisi davet etmek istiyormuş.

Akıllarına bir fikir gelmiş. Uçmak için kanat lazımmış. Tüm kanatlı hayvanlar uçabiliyormuş çünkü.

Yerde buldukları tüm kuş tüylerini toplamışlar. Kanat yapıp Ahmet’in sekiz bacağından, dördüne bağlamışlar.

Ahmet başlamış yaptıkları kanatları çırpmaya. Çırpmış çırpmış. Yerden azıcık yukarıya havalanmış ama hemen yere düşmüş tekrar. Bu kanatlar Ahmet’i karşıya geçirmeye yaramamış.

Bu sefer üç arkadaş, çimenlere oturup düşünmeye başlamışlar. Bir etraflarına, bir nehire bakıyorlarmış.

Az ileride oynayan, kocaman bir insan çocuk görmüşler. Kağıttan bir uçak yapıp onunla oynuyormuş. Bir aşağıya, bir yukarıya koşuşturup duruyormuş bu insan çocuk. Kağıttan uçağı atıp uçurdukça kahkahalar atıyormuş. Onu gören bizim üç arkadaş da gülmeye başlamışlar. O kadar çok gülmüşlerki karınları ağrımış artık.

Sinemin aklına harika bir fikir gelmiş.

Eğer bu çocukla konuşabilirlerse, belki çocuk onları uçağıyla karşı tarafa uçurabilirmiş. Özlem ile konuştuktan sonra, belki tekrar o karşı taraftan bu tarafa uçabilirlermiş yine aynı uçakla. İnsan çocuk dev olduğu için Mavi nehir’i geçmek hiç de zor değilmiş ki onun için. Herkes bu fikri çok sevdi. Ama bir sorun vardı, bu dev çocukla nasıl konuşacaklardır?

Hep beraber konuşmaya karar verdiler. İlk önce Sinem uçarak gidecekti. Çocuk aşağıya bakınca Ahmet ve Kazım’ı da görecekti. Hep beraber çocuğun olduğu yere doğru gitmeye başladılar.

Sinem uçarak çocuğun burnuna kondu.

‘Afedersin. Bize yardım edebilir misin? Senin yardımına ihtiyacımız var.’ dedi.

Dev çocuk Sinem’i anlamıştı. Diğer insanlar gibi sadece vızıltı duymamıştı.

Sinem aşağıya doğru uçarak arkadaşlarının yanına indi. Dev çocuk da yere doğru eğildi ve başladı Ahmet’le Kazım’ı dinlemeye.

‘Benim adım Ömer. Size yardım etmeyi çok isterim.’ dedi gülerek. Sonra kağıttan çok sağlam bir uçak yapmış.

Ahmet, Kazım ve Sinem bu kağıttan uçağa binmiş.

‘Herkes hazır mı?’ demiş dev Ömer.

Hep beraber ‘Evet’ diye bağırmışlar. Ömer kağıt uçağı yavaşça yerden almış.

Bir, iki, üççççç der demez Mavi Nehir’in karşı tarafına fırlatmış uçağı. Uçak gökte süzülmüş, süzülmüş ve karşı tarafa yavaşça inmiş. Üç arkadaş uçaktan iner inmez, koşarak Özlem’in evine gitmişler. Ahmet, kuzeni için hazırladığı kartını verip, doğum gününe davet etmiş. Sonra koşarak uçağın olduğu yere geri gelmişler.

Dev Ömer kocaman iki adım atıp, nehirin karşı tarafına geçmiş.

‘Hazır mısınız, arkadaşlar?’ demiş.

Herkes tekrar ‘evet’ der demez uçağı nehirin karşı tarafına fırlatmış. Bu sefer daha uzağa gitmiş uçak. Dev uçağın peşinden koşmaya başlamış. Hep beraber gülmeye başlamışlar.

Sonra Örümcek Ahmet, hazırladığı kartlardan bir tane yeni arkadaşları Ömer’e vermiş.

‘Daha önce hiç bir örümceğin doğum gününe gitmemiştim. Mutlaka geleceğim.’ demiş.

Bizim üç arkadaş, Ömer’le vedalaşıp, evlerine doğru gitmeye başlamışlar.

 

 

4 Çocukla, 22 Saat trende Nasıl Kalınır?

Haziran’da Yunanistan yolcusuyuz. O yüzden de malumunuz vize işlemleriyle uğraşıp duruyoruz. Çünkü beyaz yakalı değiliz. Hatta kusmuklu yakalardan daha yenice terfi ettim ben. Artık sarıldığınızda kusmuk değil de az da olsa parfüm, sabun vb şeyler kokabiliyorum.

Neyse, Yunanistan vizesine başvurmak için Ankara yollarına vurmamız gerekti kendimizi. Normal şartlarda 12 yaşındaki emektarımız stareximiz ile gidiyoruz ama, her Ankara yolculuğunda tam da Şereflikoçhisar civarlarında arabamıza bir haller oluyor. Tabiki de dizele gele zamlar da cabası olduğu için çok fazla bütçe dışı haline geldi. Uçak da aynı olunca daha ucuz toplu taşıma araçlarını araştırmaya başladık. Derken Güney Ekspresinin düşük bütçesi, Leyla’nın Mecnunu etkilediği gibi etkiledi.

Hemen 4 yataklı kompartıman için bilet aldık. Yemek işini abartıp.bir çanta dolusu yolluk da hazırladım. Yoksa 4 çocuk, 22 saat boyunca beni kemirirdi.

Yolculuğumuz için sadece iki çanta hazırladık. Bir tanesi yollukla doluydu, diğer çanta da herkese üçer tane kıyafetle doluydu.

Bebek arabasını taşımak için ekstradan ellerimiz olmadığı ve toplu taşımayı kullanacağımı da göz önünde bulundurunca canımız kangurumuz yine iş başındaydı.

Çocuklarla nasıl olur diye kuşku içinde olsak da, çok çok iyi geçti. Temiz çarşaflar TCDD tarafından sağlandı. Yemek vagonundan çay, kahve, yemek bulabildik.

Çocuklar bayıldılar. Ranza şeklindeki yataklar, cam kenarında şahit olduğumuz muhteşem görüntü de cabası.

Ailecek bol bol konuşmalı, muhteşem bir zaman geçirdik.

Tek kusuru, yolcuların yasaklara uymayıp fosur fosur sigara içtiği zamanlardı.

Gelelim merak edilen soruya ; 6 kişi 4 yataklı kompartımana nasıl sığdık?

Odelia ve JJ üst ranzalarda yattılar. O kadar çok yoruldular ki, 8:30 uyudular.

Alt ranzalarda ise David ve Abbey bir yatakta, benle Meera ayrı bir yatakta yattık ve sabaha kadar rahat bir şekilde uyuduk.

Şiddetle tavsiye ediyoruz tren yolculuklarını.

Hem ucuz, hem rahat, hem eğlenceli bir zaman geçiriyorsunuz.

Hedef varınca da Ankara simidi ile çayının dibine vurduk.

En kısa zaman da youtube videosu gelecek, Ankara yolculuğumuzla ilgili. Şayet yarın yine David ve Meera ile Ankara’ya gitmemiz lazım.

İki Orta Şekerli Kahve


Aylardan Eylül. Mevsimi ise hiç sorma… Güneş hala tepede. Aydınlatıyor, ısıtıyor her tarafı da bir benim içimi ısıtmaya yetmiyor. Sen gittin gideli Leyla, buralar hep kış, buralar hep soğuk. İnanır mısın, Ağustos’ta bile içim buz tuttu. Hep üşüdüm. Arkadaşların ağzına sakız oldum. Hem de damlalısından. Çiğnedikçe çiğnediler… Delirdiğimi zannettiler. Kahvede, mahallede arkamdan konuşuyorlarmış. Duyunca sadece güldüm. Kızamadım ki onlara.  Açıklayamadım ki hiçbir şey. Gerçi açıklasam da nereden bilecekler ki seni, senin o eşsiz sevgini be Leylam?

Yapraklar sararmaya başlamış her yerde de, benim gönlümün ağacı çoktan kurudu be Leyla. Sen gittin gideli ne suyum var, ne havam. Az biraz oksijenim vardı yaşlı ciğerlerimde o da seninle beraber, bende olan her şeyi de alıp, kasıp kavurarak götürdü. Sen gittin ya bir fırtına çıktı önce, düştüm kalktım, düştüm kalktım. Her düştüğümde “lütfen bitsin artık, Leyla’ma gideyim!” dedim. Ama ya beni bu halde görseydin Leyla? Kahrolmaz mıydın? O yüzden toparladım hep kendimi Leyla. Toparladım ki, benimle yine gurur duy diye.

 Bazen gizlice ağlardım koynunda Leyla. Arada da küçük çocuklar gibi burnumu çekince anlardın ağladığımı. 

“Yapma be Mehmet, sen yapma. Beni daha da acılar içine sokma. Bilmez misin çaresizliğimi, sana olan sevgimi, Seni arkamda, boynu bükük bırakmanın ne acı olduğunu? Acıma daha da acı katma.” derdin hemen. ‘Ah be Leyla. Gitmek zor ama sensizlik daha da zor be gamzelim.’ diye geçirirdim içimden de, sana bir şey diyemezdim daha da üzülme diye. 

“Tamam yoldaşım, tamam gözümün bebeği” der arkasından da, sen uyuduktan sonra bir bardak su içer, hıçkıra hıçkıra ağlardım. Sırf sen duymayasın diye gizlice bahçeye çıkar, Eskişehir’in o ayazında saatlerce oturur,  bir gökyüzüne yıldızlara, bir de uyuduğun yatakodamızın penceresine bakardım. Bir kez daha ağlardım. 

Çok da geçmedi zaten üstünden sevdiğim, beni bırakıp yıldızlara karışmanın. Şimdi yine bahçedeyim. Sana bakıyorum, yani gökyüzüne. 

“Hadi Allah’ım” diyorum. “Beni de alsana yıldızların arasına. En azından Leylam’ın yanına. Yaş zaten erdi kemale. Bir de ruhum erse Leyla’ma!”

Her gece böyle ediyorum ben duamı Leylam.

Bir de iki tane orta şekerli kahve yapıyorum, eskisi gibi Leyla. Ama bir farkla. Sana kavuşana kadar senin yerine de içiyorum kahveyi. 

Sana gelmek için gün sayıyorum be Leylam!

Kaybolmuş Anahtar

Bir gün odada oyalanırken bir anahtarlık buldum. Üç tane paslı mı paslı anahtar ilişmiş ucuna. Anahtarların üçü de farklı farklı. Belli ki farklı kapıları açıyorlar. 

Daha önce hiç görmediğim anahtarlar bunlar. Evdeki odaların kapılarını teker teker deniyorum ama yok. Hiç birine uymuyorlar. Zaten şimdiki kapılar da nerede bu anahtarlar? Hepsi fabrikasyon. Tek tip. O eski el işlemeleri yok ki. Yapan var mıdır hala o da meçhul. 

Yani anlayacağın bizim eve ait değil o anahtarlar. Çocuk güvenliği hat safhada. Yok öyle kilit bizim evde, banyo hariç. O da mahremiyet zaten. Aslında mahremiyetten çok benim dinlenme yerim de diyebilirim. Çocuklardan kaçabildiğim zamanlarda, oraya sığınıyorum ben. Iki dakika da olsa yetiyor bana. Nefes alıp, şarj ediyorum kendimi. Sonra yine bir curcuna.

Ne diyordum ki ben? E nereye ait o zaman bu anahtarlar? Bütün gün düşünüyorum ama bulamıyorum. Tabi bu arada bilmem kaç defa emziriyorum bizim küçüklüğü. E bezini de bilmem kaç defa değiştiriyorum. Sonra diğer çocuklar var. Onları doyurmak lazım. Hem fiziksel, hem zihinsel, hem de sevgisel. Günün çoğu bu işlerle bitip gitti. Ertesi gün aramaya karar verdim anahtarların kapılarını. Bir gün önceden plan yaparsam, çok daha kolay geçecek günüm. İnanıyorum. İnanmak istiyorum.

Biraz daha rahat başlıyorum güne. Niye daha önce plan yapmadım ki. E neyse bundan sonraki günlere nice nice planlar yaparım artık. 

E oraya bakıyorum, buraya bakıyorum ama anahtarlar hiç bir yere uymuyor. Derken dışarıya çıkıyorum çocuklarla. Biraz oyalanıyoruz. Eve gelince de oyun oynuyoruz, yemek yiyoruz, yine oyun oynuyoruz. Derken tek başlarına  oynamaya başlıyor çocuklar. Fırsattan istifade ediyorum hemen koşup, anahtarları sakladığım yerden alıyorum. Tekrar evin içini eşeleyip, anahtarlara uyan bir şeyler arıyorum. Dolapların içini, yatakların altını, akla gelebilecek her yere bakıyorum. Derken dolabın üstünde, köşeye sıkışmış ufak bir sandık geçiyor elime. Hemen alıp yatağımın üzerine bırakıyorum. 

Allah Allah! Bu da nereden çıktı ki şimdi? Hıı, şimdi hatırladım. İlk çocuğuma hamileyken koymuştum bu sandığı buraya. İçinde ne vardı ki? Onu bile unuttum. Sandığı açmaya çalıştım ama açılmıyor. Sandık dediğime de bakma canım.Ufak bir kutu. Yanında bir kilit var. Yok artık, ne koymuşum ki içine bir de kilitlemişim böyle. Garip. Zaten arada tutar bu garipliklerim benim. 

Anahtarları bu sandığın kilidinde de denemeye karar verdim.

İlk anahtar, ikinci anahtar derken üçüncü anahtar deliğe uydu. Sandığın kapağını açarken o kadar heyecanlandım ki, kalp atışlarımı duyabiliyordum. İçinden başka bir kutu ve eski bir fotoğraf çıktı. Çocukluğuma ait. Uzun zamandır çocuk benin varlığını unutmuştum. Yetişkin ben, başka işlerle o kadar çok meşguldü ki, kim olduğunu hatırlamıyordu. 

Resimi alıp, aynaya koştum hemen. Lohusa topuzu dedikleri topuz vardı saçımda. Gözlerimin altında koyu halkalar oluşmuş. Tabi ki olur! 1 seneden beri deliksiz uyumadım. Boşverdim onu bunu. Gözlerimin içine baktım uzun uzun. O eski kıvılcımı bulabilir miyim diye çok uğraştım. Küçücük bir iz buldum. Biraz daha yaklaştım aynaya. Gözlerimi kocaman açtım bu sefer. Evet, hala kıvılcım vardı. Hayal etmeye devam edebilirim. Derin bir iç çektim. Uzun zamandan sonra ilk defa bu kadar rahatladım. Küçük damlalarda aktı gözlerimden. Sevinç gözyaşlarıydı bu sefer. 

Yatağın üzerine oturdum tekrar. 

Kaldı iki anahtar sadece. 

İlk anahtar uydu bu sefer. 

Hayda… yine ufak bir kutu çıktı. 

Siyah, uzun bir kuş tüyü de vardı kutuda. Bir de boş bir mürekkep kutusu. 8 yaşındayken sokakta bulmuştum bu tüyü. 1 hafta boyunca yanımdan ayırmamıştım. Sonra annem bana bununla yazı yazabileciğimi söyleyince, babam işten gelirken bir kutu mürekkep ve ajanda almıştı bana. Sonra her gece ajandaya, küçük öyküler uydurup yazdım. 

Aceleyle anahtarı aldım elime yine. Bu sefef ellerim titriyordu. Anahtarı bile deliğine zor oturttum. 

İçinden o ajandam çıktı. Ajandayı elime aldım. İlk sayfayı okuduktan sonra, hüngür hüngür ağlamaya başladım. 

Yıllar önce büyümeye çalıştığım için içimdeki çocuğu, hayallerimi kaybetmişim. Elime aldım ajandayı. Çocuklarımın yanına gittim. Önce saçlarından öptüm koklaya koklaya.  Sonra da dünyanın, benden çaldığı hayalleri, onlardan çalamayacağını göstermek ve ögretmek için, kendi hayallerimi hatırlaďım. 

Kırtasiyeden bir ajanda, bir mürekkep aldım. Ilk sayfasına yazmaya başladım bile. 

Tam kendimi kaybetmişken, kaybolan anahtarla kendimi buldum tekrar.

Sağa sola iyi bakın. Köşenin birinden size giden bir anahtar mutlaka vardır.

Biz de Çocuktuk

Çocuklarla yetişkinler o kadar farklılar ki, bir birlerinin zıttı. Sanki bir dönem çocuk olmamışız edasıyla dolanıp, büyüklük taslıyoruz oraya buraya. Koca koca parmaklarımızı sallıyoruz hatta olur olmaz çocukluk şeylere. 

Halbuki ne kadar kolay çocuklar için mutlu olmak. Küçük küçük şeylere dakikalarca gülebiliyorlar. En üzgün zamanlarında, küçük bir sürprizle ya da sabunlu suyla yapılan baloncukla birden somurtan o küçücük, güzelim yüzleri birden yırtılacakmış kadar genişler ve o kahkaha sesleri, ne kadar yorgun olursanız olun size büsbütün bir enerji veriyor. İyi ki diyorsunuz, iyi ki varlar…

Ama çoğu zamanda, bizden küçük oldukları için bir patronluk taslıyoruz onlara. Koşma, yapma, etme, buraya gel, onu ye, bunu giy, öyle davran, tırmanma, sus, ağlama… bu liste uzar gider ucunu yakalayamayız. 

Çocuk bu arkadaşım! Koşacak, bağaracak, tırmanacak. Biz insan yetiştiriyoruz, kafeste kuş beslemiyoruz.

Malesef hepimiz yapıyoruz bunları. Ben de, sen de o da.

Ne zaman içimizdeki çocuk öldü? E biz de çocuktuk. Evet şimdiki nesilden biraz da olsa farklıydık. Ama biz de çocuktuk. Küçücük baloncuklarla mutlu olan biz, şimdi mutlu olmak için dünyaca şeye ihtiyaç duyuyoruz. Baloncuğun yerini markalar, sıfatlara değişir olduk. 

Ne zaman çocuklara kızmaya kalksak, 5 saniye de olsa içimizdeki çocuğu devreye sokalım ve çocuklar gibi düşünmeye çabalayalım. Bak o zaman çoğu sorun hallolacak.

Bu arada küçük prensi mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Tekrar çocuk olmamız için iyi bir rehber.

4 çocukla 30 saatten fazla yollarda

Uzun bir yolculuk yaptik. Ciddi bir şekilde uzun. 30 saatten fazla bir yolculuktu. Daha kısa olabilirdi bu yolculuk ama ödediğimiz paranın 3 katını falan ödemek zorunda kalırdık. Bu da 6 kişilik ailemizi bayağı bir zorlardı. Bizim için önemli olan şeylerden birisi harcayabildiğimiz kadar az harcamak. Böylece daha fazla yollarda olup, daha fazla yer görebiliriz. Bu bizim tercihimiz. Sponsorumuz olmadığı için ve ne kadar yerleşik hayata geçmeye çalışsak da yolların bizi çağırdığını hissettiğimiz için en uygun seçenekleri bulmaya çalışıyoruz. 
Mardin’den uçak biletleri bayağı bir pahalı olduğu için, Diyarbakırdan bilet aldık. Öyle 100 liralık bir fark değildi. En az 600 liralık bir farktı. Diyarbakır havaalanındaki güvenlik çocuklara karşı pek kibar olmasa da sağsalim Sabiha Gökçen’e vardık.

4 saat bekledikten sonra Dubai’ye giden uçağa bindik. 4 saat zor geçmedi çünkü bizim gibi yollara alışık bir.arkadaş bile bulduk.

Çok ucuz bir havayollarıyla uçtuğumuz için ikram falan ücretliydi. Su bile. 2 den 8’e kadar uçtuğumuz için zaten hepimiz uyuduk uçakta. 12 saatlik  bir bekleme sürecimiz ve havaalanları ateş pahası olduğu için annem dızmana yapmıştı yolluk bizim için. Ah canım annem, o kadar işe yaradı ki, dızmanaların hepsi bitti. 

Zaten yorgun gezginler saat 10’a kadar uyudu havaalanında. O kadar alışıklar ki, koltuklarda bile gayet rahat uyudular.

Dubai havaalanı zannettiğimiz kadar pahalı değilmiş aslında. Tabiki büyük yemek zincirleri vardı. Mcdonalds ve Kfc gibi gerçek yemek olmayan yemek zincirleri.

Biz köri dünyasına gittiğimiz için çocuklarında isteği üzerine bombay express diye bir yere gittik. Expressi tamamen sallıyor olabilirim çünkü hatırlamıyorum. Ama iki kişilik bir yemekle 6 kişi doyduk.

Iki tabak biryani, bir tabak meksika fasülyesi, bir de tavuk köri.  Bayağı sevdik biz bu yemekleri. Bir dd makinelerden 3 er bardak kahve içtik mi, 12 saat vız geldi, tırıs geçti bizim için. Havaalani çalışanları için bilmiyorum durumu. Bizim bebeler her yerdeydi çünkü.

Üçüncü uçağımıza da sağ salim bindikten sonra sabaha karşı 4’te Sri lanka’daydık. Serin bir hava beklerken, nemli yapış yapış hava ve David’in kuzenlerinden biri bizi karşıladı. 1 saatlik araba yolculuğundan sonra eve vardık. Iki gün kaldık. Çok eğlenceliydi bizim için bir çok diğer kuzenler ve aileleriyle taniştık. Sahile yakin olduğu için daha da eğlenceliydi.

Tabiki legosuz olmaz dedi JJ oğlan ve sürekli bir poşet legoyu beraberinde. 

Şimdi kuzeyindeyiz ülkenin. O da başka bir macera. Fazla internet bulamadığım için çabuk çabuk instagram gönderileri paylaşıyorum.

İsterseniz oradan da takip edebilirsiniz.

@globetrottersontheroad

@tubaddavid

Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz…

Sri Lanka’ya son 6 gün kaldı. Uygun uçak bileti bulduk 6 mız için. Uzun bir aktarması olacak. 12 saat falan. Ama toplamda 24 saat falan sürecek İstanbul’dan yolculuğumuz. 

Kağıt, kalem, boya, kitap yeterli olacak 3 büyük çocuğu oyalamaya. Meera’yı oyalayacak en önemli şey meme. O da mevcut zaten. 

Bu sefer bol bol denize girmeyi, dili öğrenmeyi, bol bol gezmeyi, yazmayı ve fotoğraf çekme gibi beni gerçek kimliğimle özdeştirecek şeyleri yapmayı istiyor ve planlıyorum. Tabiki bunları 6 kişilik yapmayı da unutmuyorum.

Bu sene belki iki motor kiralamayı düşünüyoruz. Hem bisikletten sonra en ucuz ulaşım aracı, hem de hep çok isteyip de her zaman ertelediğim şey motor. 

Bu sefer ki çocuklarla eğlenmek ilk hedefim olacak. Hiç kimseye yaranmak için uğraşmayacağım. (Geleneksel bir ailesi var David’in). 

Bol bol yemek resmiydi, okyanus resmiydi falan yükleyeceğim. Bu sefer yerli şeyler daha fazla olacak.  

Keşkeler ve İyikiler

  
Bu ikisi her ne kadar da zıt olsa, birbirini tamamlayan iki kardeş edasıyla dolaşıp dururlar.

Hayatta keşkesiz ve iyikisiz bir durum değerlendirmesi yok. Bende de çok var onlardan. Keşkelerim ve iyikilerim. Beni tamamlarlar. Beni ben yaparlar. Bazen bir diken olurlar, batan parmağımızdan çıkartmaya çalıştığımızda daha da derine kaçarlar. Canımızı daha da yakarlar. Ama kimsenin bize öğretemedikleri dersleri öğretmekle birebirdirler. 

Bir de madalyonun diğer bir yüzü var. Bu iyikilerimiz. Bizi daha da umutlandırırlar. Bir nevi teşviktir, kamçıdır önümüzde. Kelebek misalidir. Düşündüğümüzde içimizde pır pır uçar. Bir de tırtıllık dönemi vardır bu iyikilerin. Önce pek değersiz gibi durur ve sonradan rengarenk güzel bir kelebeğe döner. Güzel sonuçlar doğurur yani.

Başka bir durum vardır ikisini de aynı şey için söylediğin. Farklı sonuçlar olsaydı ne yapardın bilemediğin.

Bir yıl oldu. Hope ve Noah’yı kaybedeli koskoca bir sene. Bu bir senede onları düşünmediğim bir saat bile yok. Tüm hücrelerim hala yakarıyor. Tanımadığım çocuklarıma karşı hiç bitmeyen bir garip özlemim var. Keşkelerle dolu bir anı. Gözyaşım olmadan düşünmediğim zor zamanım var benim. Abarttığımı Düşünen insanlar var etrafımda, saçmaladığımı düşünen kaç çocuğun var cevabına tereddütle verdiğim cevaplar var benim.

Bir de iyikilerim var. Iki buçuk ay önce kucağıma gelen başka bir yavrum var benim. Tanrı’nın kendimi tamamen kaybetmeme, mecnun olmama izin vermediği için her gün Öpüp kokladığım ayrı bir canım var benim. 

O yüzden iyikilerim ve keşkelerim var benim.

Ya sizin?

Bazen Ara Vermek Lazım

  
Her ne durum olursa olsun bazen ara vermek lazım. İçinde olduğunuz her ne olursa olsun. Bazen işinize bir mola vermek lazım. Bir gün bile iyi gelebilir bu duruma. Verimliliğiniz artacaktır.

Bu üzerinize yapışan, sizin bir parçanız olan sıfatlarınız içinde geçerli. Özne sizsiniz çünkü. Öznesiz bir sıfatın hiç bir anlamı yoktur. Yaptığınız her ne ise siz olmadan, boştur.

Bazen kardeş olmaya ara vermek gerekir. Bir gün tamamen kafa dinleyip tekrar iyi bir abla abiliğe dönüş yaparsınız. Nasıl olsa ömrünüzün sonuna kadar değişmeyecek bir sıfattır bu. Kardeşiniz siz olmadan bir gün gayet iyi idare edebilir. 

Bazen evlat olmaya ara verin. En azından bir gün yada bir saat. Kapatın dünyayla sizi bağlayan elektronik cihazlarınızı. Kendiniz için bir şey yapın. Daha iyi bir evlat olarak geri döneceksiniz emin olun.

Yada bir saatliğine eş olmaktan vazgeçin. Eşinize olan sevginiz daha da artacak, rahat bir nefes alacak ve olaylara farklı gözden bakacaksınız. Hatta eşinizin diş macunu ortadan sıktığı için ettiğiniz kavgalara gülüp geçeceksiniz. Sevdiğin adamla birlikte olduğun için şükür bile edeceksin.

Ya da benim bugün yaptığım gibi Meera’yı alıp zaruri de olsa iki günlüğüne de, yarı zamanlı da olsa anneliğe ara verin. 7/24 çocuklarınızın içinde olunca bazen ne değerli bir iş yaptığınızı unutabiliyorsunuz. Kendinizi ve yaptığınız işi küçümsüyor kendinize haksızlık edebiliyorsunuz. Sadece Çocuklarınızın size ihtiyacı olduğunu zannedip, sizin onlara olan ihtiyacınızı unutabiliyorsunuz. 

Otogarda gördüğünüz küçük bir çocuk sizin burnunuzun direğini sızlatabiliyor. Gözleriniz yaşlarla doluyor. Kalbinizin içindeki kuş uçmak için çırpınıyor. Siz yaptığınız bu işin kutsallığını anlayabiliyorsunuz. Sanki aranızdaki bağın sadece kandan değil de, kalpten olduğunu anlayabiliyorsunuz bu molalarda. 

Iyi de yapıyorsunuz. Enerjinizi toplayın. Tüm sorunları içi boş bir balon haline getirip özgür bırakın. Balonla beraber içinizi boşaltın. 

Neye ara verdiyseniz de, kalbinizdeki yerini iyi düşüncelerle doldurup geri dönün. Benim kocama ve çocuklarıma yapacağım gibi sımsıkı sarılıp onları sevginizle avucunuz açık bir şekilde Hayatınızda tutun.