Örümcek Ahmet ve Kağıt Uçak

Mavi nehirin karşısında yaşayan bir örümcek yaşarmış. Bu küçük örümceğin ismi Ahmet’miş. Üç gün sonra Ahmet’in doğum günüymüş. Mavi nehirin karşısında yaşayan kuzeni Özlem’i doğum gününe davet etmek için çok güzel bir kart hazırlamış.

Ahmet, sırtında çantası ve bu çantanın içinde davetiyesiyle beraber ıslık çala çala Mavi nehire gelmiş. Birden ıslık çalmayı bırakıp, Mavi nehirin hızlıca akan suyuna bakınca sudan ne kadar korktuğunu tekrar hatırlamış.

Ahmet sudan o kadar çok kokarmış ki, annesi onu banyo yapması için sadece haftanın bir günü ikna edebiliyormuş.

Nehirin kıyısındaki, yeşil çimenlerin üzerine oturuvermiş Ahmet. Otururken de boş durmayıp, nehirin karşısına nasıl geçeceğini düşünmeye başlamış. Yemek aramaya çıkan Karınca Kazım, Ahmet’i çimenlerin üzerinde oturduğunu görünce,

‘Merhaba Ahmet, nasılsın? Neden burada oturuyorsun?’ demiş.

‘Merhaba Kazım, iki gün sonra benim doğum günüm. Mavi Nehir’in karşısında yaşayan kuzenim Özlem’i de çağırmak istiyorum. Kart bile hazırladım. Ama karşıya nasıl geçeceğimi bilmiyorum. Çünkü zaten sudan çok korkuyorum ve Mavi Nehir çok hızlı akıyor.’ dedikten sonra üzgün üzgün nehire bakmış Ahmet.

Karınca Kazım da, Ahmet’in yanına çimenlerin üzerine oturmuş. Başlamışlar düşünmeye.

Mavi Nehir çok güzel de, karşı tarafına geçmesi çok zormuş.

‘Sen çok iyi zıplıyorsun. Acaba bu nehirin üzerinden zıplasan olmaz mı?’ diye sormuş heyecanla Kazım.

‘Evet zıplayabilirim ama bu nehir çok büyük o yüzden deneyemem.’

İki arkadaş düşünmeye devam etmişler. Sinek Sinem tam onların tepesinde vızıldarken, iki arkadaşı görmüş. Onlarla oyun oynamak için yanlarına konmuş.

‘Merhaba arkadaşlar nasılsınız?’ diye sormuş.

Ahmet de, karşıya geçip kuzeni Özlem’i doğum gününe çağırmak istediğini ama nehiri geçemediğini anlatmış Sinem’e.

‘İstersen senin için Özlem’e gidip, doğum gününe davet edebilirim.’ demiş.

Ama Ahmet kuzenini kendisi davet etmek istiyormuş.

Akıllarına bir fikir gelmiş. Uçmak için kanat lazımmış. Tüm kanatlı hayvanlar uçabiliyormuş çünkü.

Yerde buldukları tüm kuş tüylerini toplamışlar. Kanat yapıp Ahmet’in sekiz bacağından, dördüne bağlamışlar.

Ahmet başlamış yaptıkları kanatları çırpmaya. Çırpmış çırpmış. Yerden azıcık yukarıya havalanmış ama hemen yere düşmüş tekrar. Bu kanatlar Ahmet’i karşıya geçirmeye yaramamış.

Bu sefer üç arkadaş, çimenlere oturup düşünmeye başlamışlar. Bir etraflarına, bir nehire bakıyorlarmış.

Az ileride oynayan, kocaman bir insan çocuk görmüşler. Kağıttan bir uçak yapıp onunla oynuyormuş. Bir aşağıya, bir yukarıya koşuşturup duruyormuş bu insan çocuk. Kağıttan uçağı atıp uçurdukça kahkahalar atıyormuş. Onu gören bizim üç arkadaş da gülmeye başlamışlar. O kadar çok gülmüşlerki karınları ağrımış artık.

Sinemin aklına harika bir fikir gelmiş.

Eğer bu çocukla konuşabilirlerse, belki çocuk onları uçağıyla karşı tarafa uçurabilirmiş. Özlem ile konuştuktan sonra, belki tekrar o karşı taraftan bu tarafa uçabilirlermiş yine aynı uçakla. İnsan çocuk dev olduğu için Mavi nehir’i geçmek hiç de zor değilmiş ki onun için. Herkes bu fikri çok sevdi. Ama bir sorun vardı, bu dev çocukla nasıl konuşacaklardır?

Hep beraber konuşmaya karar verdiler. İlk önce Sinem uçarak gidecekti. Çocuk aşağıya bakınca Ahmet ve Kazım’ı da görecekti. Hep beraber çocuğun olduğu yere doğru gitmeye başladılar.

Sinem uçarak çocuğun burnuna kondu.

‘Afedersin. Bize yardım edebilir misin? Senin yardımına ihtiyacımız var.’ dedi.

Dev çocuk Sinem’i anlamıştı. Diğer insanlar gibi sadece vızıltı duymamıştı.

Sinem aşağıya doğru uçarak arkadaşlarının yanına indi. Dev çocuk da yere doğru eğildi ve başladı Ahmet’le Kazım’ı dinlemeye.

‘Benim adım Ömer. Size yardım etmeyi çok isterim.’ dedi gülerek. Sonra kağıttan çok sağlam bir uçak yapmış.

Ahmet, Kazım ve Sinem bu kağıttan uçağa binmiş.

‘Herkes hazır mı?’ demiş dev Ömer.

Hep beraber ‘Evet’ diye bağırmışlar. Ömer kağıt uçağı yavaşça yerden almış.

Bir, iki, üççççç der demez Mavi Nehir’in karşı tarafına fırlatmış uçağı. Uçak gökte süzülmüş, süzülmüş ve karşı tarafa yavaşça inmiş. Üç arkadaş uçaktan iner inmez, koşarak Özlem’in evine gitmişler. Ahmet, kuzeni için hazırladığı kartını verip, doğum gününe davet etmiş. Sonra koşarak uçağın olduğu yere geri gelmişler.

Dev Ömer kocaman iki adım atıp, nehirin karşı tarafına geçmiş.

‘Hazır mısınız, arkadaşlar?’ demiş.

Herkes tekrar ‘evet’ der demez uçağı nehirin karşı tarafına fırlatmış. Bu sefer daha uzağa gitmiş uçak. Dev uçağın peşinden koşmaya başlamış. Hep beraber gülmeye başlamışlar.

Sonra Örümcek Ahmet, hazırladığı kartlardan bir tane yeni arkadaşları Ömer’e vermiş.

‘Daha önce hiç bir örümceğin doğum gününe gitmemiştim. Mutlaka geleceğim.’ demiş.

Bizim üç arkadaş, Ömer’le vedalaşıp, evlerine doğru gitmeye başlamışlar.

 

 

İki Orta Şekerli Kahve


Aylardan Eylül. Mevsimi ise hiç sorma… Güneş hala tepede. Aydınlatıyor, ısıtıyor her tarafı da bir benim içimi ısıtmaya yetmiyor. Sen gittin gideli Leyla, buralar hep kış, buralar hep soğuk. İnanır mısın, Ağustos’ta bile içim buz tuttu. Hep üşüdüm. Arkadaşların ağzına sakız oldum. Hem de damlalısından. Çiğnedikçe çiğnediler… Delirdiğimi zannettiler. Kahvede, mahallede arkamdan konuşuyorlarmış. Duyunca sadece güldüm. Kızamadım ki onlara.  Açıklayamadım ki hiçbir şey. Gerçi açıklasam da nereden bilecekler ki seni, senin o eşsiz sevgini be Leylam?

Yapraklar sararmaya başlamış her yerde de, benim gönlümün ağacı çoktan kurudu be Leyla. Sen gittin gideli ne suyum var, ne havam. Az biraz oksijenim vardı yaşlı ciğerlerimde o da seninle beraber, bende olan her şeyi de alıp, kasıp kavurarak götürdü. Sen gittin ya bir fırtına çıktı önce, düştüm kalktım, düştüm kalktım. Her düştüğümde “lütfen bitsin artık, Leyla’ma gideyim!” dedim. Ama ya beni bu halde görseydin Leyla? Kahrolmaz mıydın? O yüzden toparladım hep kendimi Leyla. Toparladım ki, benimle yine gurur duy diye.

 Bazen gizlice ağlardım koynunda Leyla. Arada da küçük çocuklar gibi burnumu çekince anlardın ağladığımı. 

“Yapma be Mehmet, sen yapma. Beni daha da acılar içine sokma. Bilmez misin çaresizliğimi, sana olan sevgimi, Seni arkamda, boynu bükük bırakmanın ne acı olduğunu? Acıma daha da acı katma.” derdin hemen. ‘Ah be Leyla. Gitmek zor ama sensizlik daha da zor be gamzelim.’ diye geçirirdim içimden de, sana bir şey diyemezdim daha da üzülme diye. 

“Tamam yoldaşım, tamam gözümün bebeği” der arkasından da, sen uyuduktan sonra bir bardak su içer, hıçkıra hıçkıra ağlardım. Sırf sen duymayasın diye gizlice bahçeye çıkar, Eskişehir’in o ayazında saatlerce oturur,  bir gökyüzüne yıldızlara, bir de uyuduğun yatakodamızın penceresine bakardım. Bir kez daha ağlardım. 

Çok da geçmedi zaten üstünden sevdiğim, beni bırakıp yıldızlara karışmanın. Şimdi yine bahçedeyim. Sana bakıyorum, yani gökyüzüne. 

“Hadi Allah’ım” diyorum. “Beni de alsana yıldızların arasına. En azından Leylam’ın yanına. Yaş zaten erdi kemale. Bir de ruhum erse Leyla’ma!”

Her gece böyle ediyorum ben duamı Leylam.

Bir de iki tane orta şekerli kahve yapıyorum, eskisi gibi Leyla. Ama bir farkla. Sana kavuşana kadar senin yerine de içiyorum kahveyi. 

Sana gelmek için gün sayıyorum be Leylam!

Kaybolmuş Anahtar

Bir gün odada oyalanırken bir anahtarlık buldum. Üç tane paslı mı paslı anahtar ilişmiş ucuna. Anahtarların üçü de farklı farklı. Belli ki farklı kapıları açıyorlar. 

Daha önce hiç görmediğim anahtarlar bunlar. Evdeki odaların kapılarını teker teker deniyorum ama yok. Hiç birine uymuyorlar. Zaten şimdiki kapılar da nerede bu anahtarlar? Hepsi fabrikasyon. Tek tip. O eski el işlemeleri yok ki. Yapan var mıdır hala o da meçhul. 

Yani anlayacağın bizim eve ait değil o anahtarlar. Çocuk güvenliği hat safhada. Yok öyle kilit bizim evde, banyo hariç. O da mahremiyet zaten. Aslında mahremiyetten çok benim dinlenme yerim de diyebilirim. Çocuklardan kaçabildiğim zamanlarda, oraya sığınıyorum ben. Iki dakika da olsa yetiyor bana. Nefes alıp, şarj ediyorum kendimi. Sonra yine bir curcuna.

Ne diyordum ki ben? E nereye ait o zaman bu anahtarlar? Bütün gün düşünüyorum ama bulamıyorum. Tabi bu arada bilmem kaç defa emziriyorum bizim küçüklüğü. E bezini de bilmem kaç defa değiştiriyorum. Sonra diğer çocuklar var. Onları doyurmak lazım. Hem fiziksel, hem zihinsel, hem de sevgisel. Günün çoğu bu işlerle bitip gitti. Ertesi gün aramaya karar verdim anahtarların kapılarını. Bir gün önceden plan yaparsam, çok daha kolay geçecek günüm. İnanıyorum. İnanmak istiyorum.

Biraz daha rahat başlıyorum güne. Niye daha önce plan yapmadım ki. E neyse bundan sonraki günlere nice nice planlar yaparım artık. 

E oraya bakıyorum, buraya bakıyorum ama anahtarlar hiç bir yere uymuyor. Derken dışarıya çıkıyorum çocuklarla. Biraz oyalanıyoruz. Eve gelince de oyun oynuyoruz, yemek yiyoruz, yine oyun oynuyoruz. Derken tek başlarına  oynamaya başlıyor çocuklar. Fırsattan istifade ediyorum hemen koşup, anahtarları sakladığım yerden alıyorum. Tekrar evin içini eşeleyip, anahtarlara uyan bir şeyler arıyorum. Dolapların içini, yatakların altını, akla gelebilecek her yere bakıyorum. Derken dolabın üstünde, köşeye sıkışmış ufak bir sandık geçiyor elime. Hemen alıp yatağımın üzerine bırakıyorum. 

Allah Allah! Bu da nereden çıktı ki şimdi? Hıı, şimdi hatırladım. İlk çocuğuma hamileyken koymuştum bu sandığı buraya. İçinde ne vardı ki? Onu bile unuttum. Sandığı açmaya çalıştım ama açılmıyor. Sandık dediğime de bakma canım.Ufak bir kutu. Yanında bir kilit var. Yok artık, ne koymuşum ki içine bir de kilitlemişim böyle. Garip. Zaten arada tutar bu garipliklerim benim. 

Anahtarları bu sandığın kilidinde de denemeye karar verdim.

İlk anahtar, ikinci anahtar derken üçüncü anahtar deliğe uydu. Sandığın kapağını açarken o kadar heyecanlandım ki, kalp atışlarımı duyabiliyordum. İçinden başka bir kutu ve eski bir fotoğraf çıktı. Çocukluğuma ait. Uzun zamandır çocuk benin varlığını unutmuştum. Yetişkin ben, başka işlerle o kadar çok meşguldü ki, kim olduğunu hatırlamıyordu. 

Resimi alıp, aynaya koştum hemen. Lohusa topuzu dedikleri topuz vardı saçımda. Gözlerimin altında koyu halkalar oluşmuş. Tabi ki olur! 1 seneden beri deliksiz uyumadım. Boşverdim onu bunu. Gözlerimin içine baktım uzun uzun. O eski kıvılcımı bulabilir miyim diye çok uğraştım. Küçücük bir iz buldum. Biraz daha yaklaştım aynaya. Gözlerimi kocaman açtım bu sefer. Evet, hala kıvılcım vardı. Hayal etmeye devam edebilirim. Derin bir iç çektim. Uzun zamandan sonra ilk defa bu kadar rahatladım. Küçük damlalarda aktı gözlerimden. Sevinç gözyaşlarıydı bu sefer. 

Yatağın üzerine oturdum tekrar. 

Kaldı iki anahtar sadece. 

İlk anahtar uydu bu sefer. 

Hayda… yine ufak bir kutu çıktı. 

Siyah, uzun bir kuş tüyü de vardı kutuda. Bir de boş bir mürekkep kutusu. 8 yaşındayken sokakta bulmuştum bu tüyü. 1 hafta boyunca yanımdan ayırmamıştım. Sonra annem bana bununla yazı yazabileciğimi söyleyince, babam işten gelirken bir kutu mürekkep ve ajanda almıştı bana. Sonra her gece ajandaya, küçük öyküler uydurup yazdım. 

Aceleyle anahtarı aldım elime yine. Bu sefef ellerim titriyordu. Anahtarı bile deliğine zor oturttum. 

İçinden o ajandam çıktı. Ajandayı elime aldım. İlk sayfayı okuduktan sonra, hüngür hüngür ağlamaya başladım. 

Yıllar önce büyümeye çalıştığım için içimdeki çocuğu, hayallerimi kaybetmişim. Elime aldım ajandayı. Çocuklarımın yanına gittim. Önce saçlarından öptüm koklaya koklaya.  Sonra da dünyanın, benden çaldığı hayalleri, onlardan çalamayacağını göstermek ve ögretmek için, kendi hayallerimi hatırlaďım. 

Kırtasiyeden bir ajanda, bir mürekkep aldım. Ilk sayfasına yazmaya başladım bile. 

Tam kendimi kaybetmişken, kaybolan anahtarla kendimi buldum tekrar.

Sağa sola iyi bakın. Köşenin birinden size giden bir anahtar mutlaka vardır.

Harikalar Diyarı

  
Bir varmış, bir yokmuş… Hayalleri Diyarı diye bir ülke varmış. Bu ülkede yaşayan bir de Ayşe adında bir küçük prenses varmış. Prenses Ayşe’nin bir de evcil bir Aslan’ı varmış. Evcil dediğime bakmayın. Aslan, Prenses Ayşe’nin en iyi arkadaşıymış. İki arkadaş her gün maceradan maceraya koşuyorlarmış. Hayaller Diyarı bu ya, her zaman farklı farklı maceralar yaşarlarmış. Kimi günler pamuktan bulutların üzerinde, kimi zaman denizler diyarında. Bazen de ormanlarda, dağlarda. Aslında Prenses Ayşe ve Aslan, macera aramazlarmış. Macera onları gelir bulurmuş. Tek yapmaları gereken, hayal kurmakmış.

Prenses Ayşe ve Aslan, ormanda yürüyüşe çıkmışlar. Bir çok yeşil ağacın içinden geçmişler. Derken bir tepeye varmışlar. Bu tepede bir çok dost canlısı aslan bulunuyormuş. Bir çok aslan, Prenses Ayşe’yi ve Aslan’ı karşılamak için tepenin ortasında toplanmışlar. Prenses Ayşe ve arkadaşı Aslan, tepeye vardıkları zaman atıştırmalık zamanıymış. Aslan’ın midesi gürültülü bir şekilde gürlemiş. Bir aslan, hemen gidip kurabiye yapmış. Bir diğeri turta. Bir aslan da herkese elma çayı yapmış.

Bir aslan kamp ateşi yakmış. Prenses Ayşe ve arkadaşı Aslan, diğer aslanlarla birlikte ateşin etrafında toplanmışlar. Hep birlikte elma çaylarını içerlerken, bir yandan atıştırmalıkları yiyor, diğer yandan sohbet ediyorlarmış. Hayallerden, kitaplardan ve oyunlardan konuşmuşlar.

Tepeden dağlara baktıkları zaman Güneş’in batmasına az kaldığını görmüşler. Güneş yavaş yavaş batıya geçiyor, yerini parlak yıldızlarla kocaman bir tepsiye benzeyen Ay’a bırakmaya hazırlanıyormuş. Hayaller Diyarı’nda yaşayan herkes bilirmiş ki, Prenses Ayşe’nin annesi ve babası, Aslan’ı ve Prenses Ayşe’yi güneş batmadan gölün yakınlarındaki evlerinde olmalarını istiyorlarmış.

Prenses Ayşe ve Aslan, o gün tepede tanıştıkları tüm arkadaşlarına veda ederek, tepeden aşağıya inmişler. Ormanın içinde yürürlerken, çok lezzetli görünen mantarların olduğu yere varmışlar. Prenses Ayşe, mantarları toplayarak annesine bir sürpriz yapmak istemiş. Mantarlar annesinin en sevdiği sebzelermiş. Bir çok mantar olduğu için bir sepete ihtiyacı varmış Prenses Ayşe’nin.

“Aslan, annem mantarları çok seviyor. Bu mantarlar da çok lezzetli görünüyor. Ama mantarları toplamak için, bir sepete ihtiyacımız var. Malesef sepetimiz yok.” demiş Prenses Ayşe.

“Etrafa bir bakalım istersen. Belki sepete benzer bir şeyler buluruz.” demiş Aslan, Prenses Ayşe’ye.

Sonra iki arkadaş etrafta sepete benzer bir şeyler aramaya başlamışlar.

Çok güzel iki tane sepete benzer bir şey bulmuşlar.

Sonra Prenses Ayşe ilk mantarı kopartmak için uzandığında bir ses “yapma,” demiş. Prenses Ayşe, dönüp Aslan’a bakmış. Duyduğu ses Aslan’ın sesinden farklıymış. Aslan, Prenses Ayşe’nin neden ona baktığını merak etmiş. “Ne oldu Prenses Ayşe? Neden birden durdun?” diye meraklı bir şekilde sormuş Aslan.

Prenses Ayşe çok şaşırmış. Etrafına bakınmış ama sadece Aslan’ı, ağaçları ve mantarları görmüş. Sesin nereden geldiğini anlayamamış.

“Tam mantarları toplayacaktım ki birden ‘yapma’ diye bir ses duydum. Senin söylediğini zannettim. Etrafta senden başka kimse de yok. Her halde yanıldım. Neyse.” demiş Prenses Ayşe.

“Her halde. Ben bir şey duymadım çünkü.” diye cevap vermiş Aslan.

Prenses Ayşe omuzlarını silkmiş. Aslan’a gülümsedikten sonra tekrar mantarları toplamak için eğilmiş. Tekrar “yapma,” diyen bir ses duymuş. Tekrar etrafına bakınmış, ama Aslan’dan başka kimseyi görememiş Prenses Ayşe.

“Yapma, lütfen bizi kopartma. Biz yaşıyoruz” demiş ses. Prenses Ayşe çok şaşırmış.

“İyi ama, sen kimsin? Neredesin?” diye meraklı bir şekilde sormuş Ayşe.

“Aşağıdayım. Ben toplamak istediğin mantarım. Biz hepimiz canlıyız.” demiş mantar en sonunda.

Prenses Ayşe aşağıya mantarlara bakmış. Küçük bir mantarın hareket ettiğini görmüş. İyice eğilmiş Prenses Ayşe mantarı yakından görebilmek için. Aynı anda Aslan’ı çağırmış Prenses Ayşe. Durumu bir bir anlatmış. Aslan’da bu küçük mantarı merak etmiş. Mantarı görebilmek için o da, Prenses Ayşe ile eğilmiş.

“Merhaba küçük mantar. Ben Prenses Ayşe, bu da arkadaşım Aslan. Biz Hayaller Diyarı’ından geliyoruz. Evimiz ormanın diğer tarafındaki Gölün yakınında. Annem mantarları çok sever. Sizi görünce, toplayıp anneme bir sürpriz yapayım dedim. Ama sizin canlı olduğunuzu bilmiyordum. Kusura bakmayın, ne olur.” demiş Prenses Ayşe.

“Merhaba Prenses Ayşe. Benim adım Şapkalı. Burası, Mantarlar Şehri. Buradaki tüm mantarlar canlı. Çok teşekkürler bizi koparmadığın için. Zaten bizim cinsimiz yenmiyor. Bak buradaki benim kardeşim Pofuduk. Diğer taraftaki de arkadaşım Benekli. Çocuklar bakın yeni arkadaşlarımız Prenses Ayşe ve Aslan. Hayaller Diyarı’ndan geliyorlarmış. Korkacak bir şey yok. ‘Merhaba’ deyin yeni arkadaşlarımıza.” diyerek diğer mantarlara da seslenmiş Şapkalı.

Birden diğer mantarlar da hareket etmeye başlamış. Prenses Ayşe ve Aslan hem çok heyecanlanmışlar, hem de çok şaşırmışlar. Bir çok macera yaşamalarına rağmen, bu zamana kadar hiç canlı mantarlarla karşılaşmamışlar.

“Merhaba, Prenses Ayşe ve Aslan. Benim adım Pofuduk. Mantarlar Şehri’ne hoşgeldiniz.” demiş mantarlardan birisi.

Prenses Ayşe ve Aslan heyecandan gülümsemişler.

“Merhaba, Prenses Ayşe ve Aslan. Benim adım Benekli. Sizlerle tanıştığımdan dolayı çok memnun oldum.” demiş kibarca diğer mantarlardan birisi.

“Merhaba Pofuduk ve Benekli! Biz de sizinle tanıştığımıza çok sevindik. İlk defa konuşan mantarlarla tanışıyoruz. Çok mutluyuz bu yüzden.” demiş Prenses Ayşe.

“Evet. Gerçekten çok sevindik sizinle tanıştığımıza. İlk defa konuşan mantarlar gördüğümüz için çok heyecanlıyız. Buradaki tüm mantarlar canlı mı?” diye sormuş Aslan.

Birden tüm mantarlar hareket etmeye başlamışlar. Aslan ve Prenses Ayşe birbirlerine bakıp gülümsemişler.

Tüm mantarlar hep birlikte;

“Biz küçük mantarlarız,

Her birimiz canlıyız.

Biz küçük mantarlarız,

Mantar Şehri’nde yaşarız.” diye bir şarkı söylemişler. Sonra herkes gülmeye başlamış.

“Sizinle tanıştığımıza çok sevindik. Fakat güneş batmadan önce evde olmamız lazım. Sonra tekrar görüşürüz küçük mantarlar.” demiş Prenses Ayşe.

“Biz de çok sevindik sizinle tanıştığımıza Prenses Ayşe ve Aslan.” demiş Şapkalı.

“Ama lütfen tekrar Mantar Şehri’ne, bizi ziyarete gelin.” diye de eklemiş Şapkalı.

“Tabi ki tekrar sizi ziyarete geliriz. Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.” demiş Prenses Ayşe.

“Hoşçakalın” demiş tüm mantarlar hep bir ağızdan.

Prenses Ayşe ve Aslan yollarına devam etmişler. Bir çok güzel çiçeğin ortasından geçmişler. Prenses Ayşe, çoğu çiçeği koklamak için durmuş. Her birinden farklı farklı kokular yükseliyormuş.

İki arkadaş şarkı söylemeye başlamışlar:

“Biz iki yakın arkadaşız,

Her gün farklı macera yaşarız.

Bazen ormanda, bazen bulutlarda

Hayaller Diyarı’nda

Hayaller kurarız.”

Gölün yakınlarına geldikleri zaman, bir ağlama sesi duymuşlar. İkisi de birden susmuşlar. Etraflarına bakınmışlar. Çınar ağacının altındaki kayalıkların üzerinde oturan boz renginde bir tavşan görmüşler. Küçük tavşan, hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş.

Aslan ve Prenses Ayşe, çınar ağacının altına, bu küçük tavşanın yanına gitmişler.

Küçük tavşan o kadar çok ağlıyormuş ki, yanına gelen Aslan ve Prenses Ayşe’yi farketmemiş bile.

“Merhaba küçük tavşan. Ben Prenses Ayşe ve bu da arkadaşım Aslan. Gölün diğer tarafında, Hayaller Diyarı’nda oturuyoruz. Neden ağlıyorsun küçük tavşan? Sana yardım edebilir miyiz?” diye sormuş Prenses Ayşe.

Küçük tavşan başını kaldırarak Prenses Ayşe’ye ve Aslan’a bakmış. Önce gözyaşlarını silmiş, sonra da burnunu.

Hıçkırarak, “merhaba… Benim adım Bozcan. Ben Tavşanlar Şehri’nde oturuyorum. Bahçede oyun oynuyordum. Birden çok güzel, rengarenk bir kuş gördüm. Kuşu buraya kadar izledim. Ama kuş uçup gitti ve ben de kayboldum. Şimdi evime nasıl gideceğimi bilmiyorum.” deyip ağlamaya devam etmiş küçük tavşan.

“Ağlama Bozcan tavşan, lütfen. Önce yavaş yavaş say, sonra bize evinin yakınlarında olupta hatırladığın yerleri söyle. Evini bulmanda sana yardım edeceğiz.” demiş Prenses Ayşe.

Bozcan “tamam” demiş hıçkırarak yine. Sonra saymaya başlamış. “Bir, iki, üç… Dokuz ve on!”

Prenses Ayşe haklıymış. Bozcan ona kadar saydıktan sonra, biraz daha sakinleşmiş.

“Tavşan Şehri’ne girmeden önce bir papatya bahçesi var. Evimin yakınında da havuç ve marul tarlası var.” demiş Bozcan.

Sonra Bozcan, Aslan ve Prenses Ayşe başlamışlar papatya bahçesi aramaya.

Ormanda ilerlerken bir anne sincap ve iki tane yavru sincap görmüşler. Prenses Ayşe hemen anne sincaba gülümsemiş ve konuşmaya başlamış; “ Merhaba anne sincap. Ben Prenses Ayşe ve bu da arkadaşım Aslan. Hayaller Diyarı’ndan geliyoruz. Evimize dönerken gölün yakınlarında Bozcan tavşanla karşılaştık. Bozcan tavşan kaybolmuş. Tavşanlar Şehri’nde yaşıyormuş. Tavşanlar Şehri’ne girmeden önce bir papatya bahçesi varmış. Onu arıyoruz. Acaba papatya bahçesi gördünüz mü?”

Anne sincap biraz düşündükten sonra cevap vermiş; “Merhaba Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan. Aslında iki gün önce bir papatya bahçesi görmüştüm ama tam olarak yerini hatırlamıyorum. Ama Ulu Meşe Ağacı mutlaka yerini biliyordur. O size yardım edecektir.”

“Peki Ulu Meşe Ağacı’nı nasıl bulabiliriz?” diye sormuş Prenses Ayşe.

“Dümdüz ilerleyin meşe ağaçlarını göreceksiniz. Tam ortada kocaman bir meşe ağacı var. O, Ulu Meşe Ağacı. Ona benim sizi gönderdiğimi söyleyin ve bu meşe ağacı palamudunu gösterin.” diyerek Prenses Ayşe’ye bir meşe palamudu vermiş anne sincap.

“Biran önce yola çıkın. Güneş yavaş yavaş batıya doğru yol almaya başladı.” demiş anne sincap.

“Çok teşekkürler anne sincap. Hoşçakalın” demiş Prenses Ayşe ve yollarına devam etmişler.

Biraz ilerledikten sonra Aslan ve Prenses Ayşe aynı şarkıyı söylemeye başlamışlar yine.

 

“Biz iyi iki arkadaşız,

 Hergün farklı macera yaşarız.

Bazen ormanda, bazen bulutlarda

Hayaller Diyarı’nda

Hayaller kurarız.”

Sonra gülüşmeye başlamışlar.

Bozcan kardeşi, Pamuk ile hergün oynadıkları farklı oyunlardan, annesine ve babasına havuç tarlasında nasıl yardım ettiklerinden bahsetmiş.

Yol boyunca gülüşmüşler. Bozcan kaybolduğunu tamamen unutmuş.

Meşe ağaçlarına varmışlar. Biraz ilerledikten sonra ortada ki koskocaman meşe ağacını görmüşler.

Prenses Ayşe ağacın yanına gider gitmez “Merhaba meşe ağacı. Acaba sen Ulu Meşe Ağacı mısın?” diye sormuş.

Ağaç gülümsemiş. “Evet benim adım Ulu Meşe Ağacı. Siz kimsiniz? Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormuş Ulu Meşe Ağacı.

“Ben Prenses Ayşe, bu da arkadaşım Aslan. Biz Hayaller Diyarı’ndan geliyoruz. Eve dönerken Bozcan tavşanla karşılaştık. Kaybolmuş. Tavşan Şehri’nde yaşıyormuş. Papatya bahçesinden sonraymış Tavşan Şehri. Yolda gelirken anne sincabı gördük. Bize bu meşe palamudunu vererek sana göstermemizi ve bize senin yardım edebileceğini söyledi. Bize yardım eder misin?” diyerek meşe palamudunu Ulu Meşe Ağacı’na göstermiş, Prenses Ayşe.

Ulu Meşe Ağacı gülümsemiş.

“Bir arkadaşım var size yardım edebilecek.” demiş.

Birden dallarını hareket ettirmeye başlamış. Gittikçe hızlanmış Ulu Meşe Ağacı. O kadar güzel bir müzik çıkmaya başlamış dallarından adeta tüm orman büyülenmiş. Orman sessizce bu güzel melodiyi dinlemiş. Bir süre devam ettikten sonra, Ulu Meşe Ağacı durmuş. Dökülen yaprakların arasından ayak sesleri gelmeye başlamış. Herkes merakla, kimin geldiğini görmek için bekliyormuş.

Bir ceylan gelmiş ağaçların arasından. Ulu Meşe Ağacı’nın dallarıyla oluşturduğu müzikle uyumlu bir şekildeymiş bu ceylanın adımları. Bunu gören Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan hayranlıkla izlemişler ceylanı. Ceylan, Ulu Meşe Ağacının yanına gelerek “Merhaba Ulu Meşe Ağacı. Beni çağırdığını duydum. Ben de göl kenarından, koşarak yanına geldim. Sana nasıl yardım edebilirim?” diye sormuş ceylan çok nazik bir şekilde.

“Hoşgeldin, Lekeli. Seni gördüğüme çok sevindim. Bunlar yeni arkadaşlarım Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan. Bozcan, Tavşan Şehri’nde oturuyormuş. Ama kaybolmuş. Aslan ve Prenses Ayşe gölün yakınlarında rastlamışlar Bozcan’a. Buraya kadar ona yardım etmeye gelmişler. Onları önce Tavşan Şehri’ne götürerek Bozcan’ı evine bırakıp, oradan da Aslan ve Prenses Ayşe’yi gölün diğer tarafındaki evlerine bırakabilir misin? Güneş batmadan önce evlerinde olsunlar isterim.” demiş Ulu Meşe Ağacı. Lekeli ceylan, bu üç arkadaşa bakıp gülümsemiş.

Prenses Ayşe, Lekeli ceylanın güzelliğine hayran kalmış.

“Tabi ki Ulu Meşe Ağacı. Hemen yola çıkalım o zaman. Güneş’in batmasına az kaldı.” demiş Lekeli.

Prenses Ayşe, Ulu Meşe Ağacı’na sarılarak teşekkür etmiş. Vedalaşarak yola koyulmuşlar.

Lekeli önde, bizim üç arkadaş arkada hızlı bir şekilde yürüyormuş. Prenses Ayşe, Lekeli’nin yanına giderek, “Lekeli, acaba Ulu Meşe Ağacı ile nasıl tanıştınız. Seni çağırırken dallarıyla yaptığı müzik muhteşemdi. Sen nasıl anladın seni çağırdığını?” diye meraklı bir şekilde sormuş.

Lekeli, Prenses Ayşe’nin merakını ve heyecanını anlayarak gülümsemiş.

“Bu bizim müziğimiz. Her ne zaman birbirimize ihtiyacımız olursa o bu müziği yapar, ben de sesimi kullanarak şarkı söylerim. Her zaman birbirimizin yardımına koşarız. Tabi ki o gelemez ama başka arkadaşlarını yollar bana yardım etmek için. Nasıl tanıştığımıza gelirsek; ben küçük bir yavruyken annemle birlikte sık sık Ulu Meşe Ağacı’nın yanına gelirdik. Annem ne zaman birisiyle konuşmak istese, bu kişi her zaman Ulu Meşe Ağacı olurdu. Bir gün Hayaller Diyarı’nın dışında yaşayan insanlar geldi ormana. Annemle oyun oynuyorduk. Birden gürültülü bir şey patladı. Annemle koşmaya başladık. Arkamızda bu insanlar vardı. Bizim peşimizden koşuyorlardı. Annem beni Ulu Meşe Ağacı’nın yanına getirdi ve oradan ayrılmamamı söyledi. Ondan sonra koşarak uzaklaştı. Bir daha da geri gelmedi. Ben Ulu Meşe Ağacı’nın yanında büyüdüm. Bana çok yardım etti ve bana bir çok şeyi o öğretti. O yüzden ne zaman birbirimize ihtiyacımız olsa bu müzikle birbirimize haber vermeye başladık.” demiş Lekeli. Bunları duyan Prenses Ayşe hem çok üzülmüş, hem de Lekeli’nin yalnız kalmadığı için çok sevinmiş.

Biraz daha yürüdükten sonra papatya bahçesini görmüşler. Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan çok sevinmişler. Öyleki birbirlerine sarılıp dans etmeye başlamışlar.

Ama aynı anda güneşin rengini yavaş yavaş turuncuya dönüştüğünü görmüşler.

Aceleyle koşarak havuç ve marul tarlasını bulmuşlar. Bozcan, artık evinin nerede olduğunu hatırlamaya başlamış ve koşarak bahçeden içeriye girmiş. Kardeşi Pamuk ve Anne Tavşan onu dört gözle bekliyormuş. Bozcan’ı görünce koşup sarılmışlar.

Lekeli gitmeleri gerektiğini hatırlattığı için Prenses Ayşe ve Aslan, pek uzun kalamamışlar ama Bozcan’la vedalaşmışlar. Bozcan’ın annesi üçüne de havuçlarla dolu, üç tane sepet vermiş ve Bozcan’ı eve getirdikleri için her birisine çok teşekkür etmiş.

Vedalaştıktan sonra, Lekeli, Aslan ve Prenses Ayşe eve dönmek için yola devam etmişler. Ama bu sefer daha da hızlı bir şekilde yürüyorlar, hatta bazen koşuyorlarmış. Güneşte turuncudan, kırmızıya dönmeye başlamış. Eve gidiş yollarında bir çok güzel kuş ve çiçek görmüşler. Hepsine hayran kalmışlar. Lekeli, Prenses Ayşe’yi ve Aslan’ı evlerine getirmiş. Prenses Ayşe, Lekeli’ye o kadar sıkı sarılmış ki zavallı Lekeli, bir ara nefes bile alamamış. Hepsi gülüşmüşler.

“Sana çok ama çok teşekkür ederim Lekeli. Bugün seninle tanıştığıma çok sevindim. Seni tekrar görebilir miyim?” diye sormuş Prenses Ayşe.

Aslan da, “gerçekten çok teşekkür ederiz Lekeli. Sen olmasaydın asla zamanında eve gelemezdik!” diye eklemiş.

Lekeli gülümsemiş. “Ne zaman bana ihtiyacınız olsa ‘Lekeli’ diye bağırmanız yeterli. Ben kulaklarımla duyacak mesafeden uzak olsam bile, sizlerin sesini yüreğimle duyacağım.” diyerek veda etmiş Lekeli. Aslan ve Prenses Ayşe, Lekeli’nin arkasından el sallamışlar ve evden içeriye girmişler.

Prenses Ayşe’nin annesi sofrayı hazırlıyormuş. Yemekte mantar sote varmış. Ayşe ve kedisi birbirlerine bakarak gülümsemişler. Neyseki arkadaşları Şapkalı’nın ‘bizim türümüz yenmez!’ dediğini hatırlamışlar. Ayşe rahat bir nefes almış. Aslan da Ayşe’ye göz kırpmış.

Sofraya oturdukları zaman Ayşe, annesine, babasına ve üç küçük kardeşine başlarından geçen macerayı anlatmış. “Bahçede bir çok macera yaşamışa benziyorsunuz Ayşe!” demiş babası Ayşe’nin. “Yorucu bir güne benziyor. Kim ballı kurabiye ister?” diye sormuş Ayşe’nin annesi. Ayşe ve kedisi Aslan birbirlerine bakışmışlar. Herkes uzun bir süre gülüşmüş.

Burası Hayaller Diyarı! Kim bilir, Prenses Ayşe ve Aslan belki sizinle de bir macera yaşamaya gelir. Unutmayın! Hayaller Diyarı’nda sadece hayal etmeniz yeterli! Maceraların başlangıcıdır hayaller.