Hepsi Senin mi?

20190916_0816097506145260666472389.jpg

Hayır Tarkan’ın “kız hepsi senin mi?” şarkısından alıntı yapmıyorum.

Lise dönemlerinde atılan ucuz, kalitesiz laflardan biriydi önce. Çok da banel, yaratıcılıktan uzak, tek düze odun adamların attığı bir laftı. Ata ata bu lafı mı attın diye sorsak haklı çıkar, adamı yerin dibine gömer gömer durdurduk. Ama o dönemler çoktan bitti gitti.

Bu sorunun şimdiki modası ikiden fazla çoçuğu olana yöneltmek.

Çarşıda, pazarda, hastanede, markette, okulda… kısacası halka açık alanlarda rastlanmakta bu soruya. Moda soru bu, acaip yükselişte.

Benim en çok duyduğum soru. Özellikle parmakta yüzük de yoksa, hoşgeldiniz cümbüşe. Madem ayrılacaktın niye bu kadar çocuk yaptın sorusu da revaçta bu aralar. Çünkü ben geleceği görebiliyordum da, olsun dedim. Yapayım yine 4 çocuk ne olur ne olmaz. Şaka maka zor da olsa iyi ki yapmışım 4’ünü de.

Mesela kimse bana ismimi sormaz. Napsınlar benim ismimi. Önce meraklarını gidermek için “hepsi senin/sizin mi?” sorusu ok misali gelir. Çünkü dört çocuk, bu dünyaya ait bir eylem değildir. Soyu tükenmiş dodo kuşunu görseler bile, daha az ilgi çekicidir bu. Evet sen sayın okuyucu, hemen Google amcaya “dodo”yu arattırdığını biliyorum. 3-4 sene önce ben de bilmiyordum çocuk kitapları sağolsun.

Neyse “hepsi senin mi?” Sorusuna vermek istediğim milyon tane cevap var benim.

“Napıyım, bir alana bir bedava kampanyası vardı, yararlanalım dedik. Aslında iki tanesi eşantiyon.”

“Doğurup, doğurup bırakıyorlar yanıma. Çocuklarınızı pistten alın lütfen”

Çok klasik olacak ama “yarısını komşudan aldım”

“O kadar mikemmel anneyim ki bir de yetmez üç tane, üç de yetmez dört tane yaptım.”

“Çıraklık, kalfalık, ustalık derken baktım süper oluyor bunlar ben de profesyonellik eserimle sahalara veda ettim”

“Çünkü dünyanın benim gibi abidelere ihtiyacı vardı, ben de küçük benler yaptım”

Liste uzar da gider.

Arkadaşım niye yani uzaydan gelmişim gibi davranıyorsun ki? Bizim jenerasyon öncemizde durum pek farklı değildi ki. Bilen bilmeyen herkesin bir söyleyecek şeyi vardır çocuk sayısına. Bir tane olan da, kitaplık laflar duyar, 4 tane olan da.

Hayır ne yani herkes aileden sorumlu bakan mı olmuş da haberimiz yok?

Kilolardan da anlaşılacağı gibi evet sevgili halkım “hepsi benim” hem kilolar, hem bebeler.

E peki hepsi sizin mi?

BİR AYRILIK, BİR YOKSUZLUK, BİRİ DE ÖLÜM

“Bir kaşları vardı, bir göze anca bu kadar yakışırdı…”

“Oğlum ne kaşmış be anlata anlata bitiremedin mübarek. Herkeste var kaş. Leyla’nın kaşının farkı ne?” dedikten sonra Hasan’ın suratına baktı Hüseyin. Belki bu sefer anlar diye. Şu mecnun halinden çıkar da kendine gelir belki diye. Ortada Leyla kalmadı da, Hasan da yoktu ortada. 5 yıldan beri Hasan yürüyen bir ölüye döndü. Sokakta lamba görür Leyla’nın suratının aydınlığından bahsederdi. Yıldız görür oturur ağlar, Leyla’nın saçının iki yanından sarkan saçlarından bahsetmeye başlardı.

Hem kendisine haram olurdu günler, hem de çevresindeki herkese haram ederdi. Millet Leyla isminden bıkmıştı artık. Kahvede, sokakta, evde, haftada bir gittikleri Birol abinin yerinde yer gök durur, kimsenin derdi kalmaz bir tek Leyla’nın güzelliğini dinlerlerdi. Hasan’ın amcasının oğlu Hüseyin hariç kimse de görmemişti Leyla’yı. Ama Hasan öyle bir anlatırdı ki millet olur ya tesadüfen sokakta görse Leyla’yı kırk yıllık ahbabı gibi tanıyacak hale gelmişti. Kadınlar, kızlar kocalarından sevdiklerinden şikayet edecek olsa “Bir Hasan kadar olamadın. Bak Hasan’a bir ay tanıdığı Leyla’yı yere göğe sığdıramıyor” derdi.

“Sen ne bakıyorsun Hasan’a. Iyice mecnun oldu o. Eskişehir’in ayazında bile sokakta avare avare dolaşır o” diye konuyu kapatmaya çalışırlardı. Çoğu zaman da başarırlardı. Doğruluk payları vardı. Iyice kafayı yemiş gibiydi Hasan. Avare avare dolaşırdı. Ayaz mayaz dinlemeden.

Herkes Leyla’yı tanırdı Hasan’ın anlattığı kadar Ama kimse Leyla’nın imkansızlığını bilmezdi. Ne oldu, Hasan niye böyle mecnunlaştı kimse anlamazdı?

Hasan civar köyleri dolaşır, düğünlerde bağlama çalıp şarkı söylerdi. Yanık sesi bayağı bir iyiydi. Düğündeki kızlar, düğün boyunca Hasan’ı gösterip gülüşüp dururlardı. Hasan da daha bir keyifle çalar söylerdi.

Leyla’yı da böyle bir köy düğününde görmüştü. Simsiyah saçları gevşek örgülüydü ve iki yanında birer tutam saç çıkmış, yüzüne dökülmüştü. Gözleri ne kocaman, ne küçücüktü. Ama bir çok hikaye vardı gözlerinde Leyla’nın her hâlinden belliydi. Bir çok şey yaşamıştı. Olsa olsa 24-25 yaşlarındaydı. Fazlası imkansızdı.

Hemen Neşet Ertaş’ın Zülüf dökülmüş yüze türküsünü söylemeye başladı Hasan. Hüseyin olup biteni anlamaya çalıştı. Hasan düğünlerde bu türküyü çok nadir söylerdi çünkü. Hasan’ın baktığı yere çevirince o da gördü Leyla’yı.

“Kızı etkilemeye çalışıyor çakal” diye güldü Hüseyin olacaklardan habersiz.

Leyla’nın yanağından iki damla yaş süzülürken Hasan’a bakıyordu hala. Hasan olanı biteni anlamadan gülümseyerek türküyü söylüyordu hala.

Leyla kalkıp gitti.

“Kaçırdın len kızı” dedi Hüseyin. Elindeki suyu Hasan’a uzatırken.

Hasan da farkındaydı da kalkamıyordu ki yerinden. Bir kalksa kızın ardında koşacak, belki de numarasını bile alacaktı. Ama kız gitmişti.

Yarım saat sonra bir 15 dakika için ara verdi Hasan. Hüseyin’le konuşurken Leyla’nın geri geldiğini gördü. Leyla’yı biraz gözlemledikten sonra yanına gidip su istedi. Belli ki düğün sahiplerinin bir akrabasıydı Leyla, oraya buraya koşuşturup duruyordu.

Konuşmaya başladı Leyla ile. Komik çocuktu Hasan çok da konuşkandı, ama yok olmuyordu dili tutulmuştu konuşamıyordu. Kız da çok gergindi. Konuşurken etrafa bakınıp duruyordu. Toparlandı Hasan, eline kağıt sıkıştırdı Leyla’nın.

Çok güzelsin yazıp, numarasını yazmıştı Hasan.

Düğün bitti Leyla’yı gitmeden bir kez daha izledi Hasan. Leyla da farkındaydı ama bir türlü bakamıyordu Hasan’a. Baksa herşeyi görür müydü acaba Hasan?

Hasan her gün telefon bekledi. Belki arar Leyla diye. Ne arayan ne soran vardı. Belki de beğenmemişti Hasan’ı. Belki de birisini seviyordu Leyla kim bilir.

1 ay sonra aynı köyde başka bir düğün daha vardı. Bu sefer koşa koşa gitti Hasan. Belki Leyla’yı da görürdü, Leyla’nın köyüydü sonuçta. Herkes vardı da bir Leyla yoktu düğünde. Düğün sahibi acayip neşeliydi. 50 yaşlarında bir adamdı. Gelin yoktu ortada daha.

Kim bilir kim diye düşündü Hasan.

Çok konuşmayı seven köylülerden biri başladı anlatmaya. Kız güzelmiş de çok bahtsızmış. Ikinci evliliğiymiş bu.

Ilki 3 çocuktan sonra çekip gitmiş Fransa’ya. Haber salmış. “Ben buralı birisiyle evlendim, beklemeyin beni artık” diye. Kızcağız beklemiş babasının evinde 3 çoçuğuyla 3 sene.

En sonunda babası kızı zorla bu 20 yaş büyük adamla tekrardan evlendirmeye karar vermiş. Kız daha 27 yaşındaymış.

Adamın da 5 çocuğu varmış. En küçüğü kızdan 10 yaş küçükmüş. İşin gerçeği adam evi çekip çevirecek birini arıyormuş. Bu kızdan beklentisi buymuş.

Yazık kıza diye düşündü Hasan. Bahtsızmış garibim dedi içinden.

Derken gelin geldi düğün yerine. Hasan gayrı ihtiyarı gördü gelini. Yine bir örük saçında. Iki yanina düşmüş saçlar. Hem söyleyip, hem ağlamaya başlamış Hasan. O gün en acıklı türküleri okumuş.

Bir o ağlamış, bir Leyla. En sonunda da Zülüf dökülmüş yüze türküsünü söylemeye başlar başlamaz hıçkırıklara boğulmuş Leyla.

Ah be Leylam, gencecik yaşında yaşadıkların çok ağır geldi diye diye eve gitmiş Hasan.

Her sabah kalkar kalkmaz, keşke seni bir iki hafta önce tanısaydım ahlarıyla geçirir Hasan.

O günkü ayrılıktan sonra ne Leyla, ne Hasan artık eskisi gibi değiller. Ikisinde de var bir aşk ateşi. Yakar durur onları da kimse bir çaresini bulamaz daha. Hasan’ı mecnun eder, Leyla’yı da dilsiz.

Neşet Ertaş’ın da dediği gibi “nice sultanları tahttan indirir, nicesinin gül benzini soldurur. Nicesini gelmez yola gönderir bir ayrılık, bir yoksuzluk biri de ölüm”.

Dünden Daha İyi

Evriliyor insan. Her ne kadar farkına varmasak da her gün, bir öncekinin daha iyi versiyonu oluyoruz. Güzellik açısından değil kastım ki, bence o konuda da durum bu. Her gün olgunlaşıp daha bir guzellesiyoruz içten de, dıştan da. Mesela fondetan kullanmıyorum artık. İhtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Az da olsalar çillerimle mutluyum. Başka kalıplara girmiyorum artık. Moda diye bir şeyi yapmıyorum. Seviyorsam, kendime yakistiriyorsam moda o benim için.
Eskisi gibi yazamıyorum. Bu zamansizlikla alakalı da olsa, yazmadığım için rahatsız hissediyorum. Çiçeklere şu vermedigimizde ölmesinden korktuğumuz gibi, yazmaya yazmaya ruhumu susuz bırakıp ölmesinden korkuyorum. Ama o gücü de bulamıyorum.
Eskisi gibi planlı olmanın ilacım olduğunu biliyorum. Ama cesaretim yok.
Sporu bıraktığım için 6 kilo aldım mesela. Sporun, dikkatin bana iyi geleceğini biliyorum.
Dünkü benden daha iyiyim. Bütün bu plansizliklara rağmen. Başlıyorum bugün. Yarın başlamak, geç oluyor her şey için. Bazen de o yarın gelmiyor. Başlayacağınız şeye bugün başlayın. Yarın iyi olmaya çalışmak yerine bugün dünden nasıl daha iyi olurum diye uğraşın.

Emin olun ki bu dünyaya bir defa geliyorsunuz. Ve başka bir siz yok!!!

Herkesi sevmek kolay da en mühimi kendini sevmeyi başarabilmek.

Kendinizi sevin.

Başka birisi tarafından sevilmeyi beklemek yerine, siz kendiniz kendinizi sevin. Kucaklayın, bir aynanın karşısına geçip o başkalarından duymak istediğiniz sözcükleri kendiniz söyleyin.

“Bugün çok güzelsin!”

“Saçların çok yakışmış”

“Şu güzelliğe bak!”

Vb.

Unutmayın ki güzellik sizin duygularınızın yansımasıdır.

Neden bir aşıkken daha güzeldir?

Sevildiğinden dolayı. Hissettiklerinden dolayı.

Aşık olsanız da olmasanızda kendinizi sevin…

Kertenkeleleri Yok Edin

20191118_1710165500951308864261787.jpg

Çok güzel bir hayatınız vardır. Çok mutlusunuzdur. Çocuklarınız, eşiniz etrafınızdadır. Bundan daha güzel şey olabilir mi? Herkes mutluluk abidesidir. Ve bir gün BUMMM!
Aslında bunların hepsi belki de birer yalandır. Kendinizi bir şekilde kandırdığınız küçük küçük oyunlardır. Kendiniz yazarsınız, kendiniz oynarsınız ve maalesef bu olanların gerçekliğine kendiniz bile inanırsınız. Bu olanlar bir var olup, birden yok olmuşlardır. Ama siz hala varmış gibi davranıp, etrafınıza da öyle göstermeye çalışmışsınızdır. Var olan bir şeyler de olmuştur ama. Çocuklarınız! Onlara olan sevginiz, size olan sevgileri… Bunlar gerçektir mesela. Ama diğer yandan da tek başına bir evliliğe devam etmeye yetmemiştir tek başlarına.
Aslında bunlar dev gibidir. Ejderhalarla bile dövüşebilirsiniz bu sevginin yüzü suyu hürmetine. Ama bazen küçücük bir kertenkele gelir sizi yutmaya çalışır. Yavaş yavaş… Önce kulaklarınızı yutar, etrafınıza kulak tıkarsınız. Size bir şeyleri göstermek isteyenleri duymayıverirsiniz.
Sonra gözlerinizi teker teker yutar bu küçük kertenkele. Göremezsiniz. Hataları, olacakları, sevdiklerinizi, sizi sevenleri, en önemlisi de önünüzü! İşte kötüdür bu durum. İçiniz acır. Canınız gerçekten yanar da, bir şeyler yapmaya mecaliniz kalmamıştır. Kulaklarınız da gitmiştir, sesleri duyamazsınız. Kendi yardım çığlıklarınızı bile duyamazsınız. Olmaz. Çığlık çığlığa da olsanız, bağırmaktan ciğerlerinizde nefes bile kalmasa duymazsınız. Duyuramazsınız sesinizi de…
İşte kertenkele yavaşça kalbinizi ele geçirir. Sevgi gitmiştir. Ses gitmiştir. Görüntü gitmiştir.
Silüetiniz silikleşmeye başlamıştır. Ya mutlu olduğunuz yalanıyla böyle ilerleyecek, içten içe yok olacaksınız sahte gülüşler saçacaksınız etrafa, ya da o yıkık halinizle ayağa kalkacaksınız. Kaç defa düşseniz de toparlanacaksınız. Yavaş yavaş!
Ama kalkacaksınız. Her düştüğünüzde biraz daha toparlanıp ayağa biraz daha sağlam basacaksınız. Çünkü kertenkeleyi öldürmüşsünüzdür. Size zarar veremeyecektir artık.
Mutluluk oyunu yoktur artık.
Gerçekten mutlu olmayı öğreneceksinizdir. Siz ve o ejderhalara direnmenizi sağlayan çocuklarınız ve sevgileriniz. Aslında sevginin her gücüyle kendinizi biraz daha tanıyacaksınız. Biraz daha dudaklarınız istemsizce kıvrılacak. Belki yıllar sonra içinizden gelerek kahkahalar atacaksınız. Sesiniz gür çıkacak. Kendi sesinizi duyacak ve şaşıracaksınız. O an anlayacaksınız ki, kaybettiğiniz kulaklarınız çıkmaya başlamıştır. Yakında gözleriniz de çıkacak ve etrafınızı göreceksinizdir.
En sonunda da kalbiniz büyüyecektir. Küçük bir tohum gibi. Yeşerecek, yepyeni bir siz olacaksınızdır. Etrafınızdaki sevgileri göreceksiniz. Sevgi neydi anlayacaksınız!

Siz yeter ki, kendinizin farkına varın. Kertenkele kalbinize inmeden yok edin onu!
Acıyacak ama değecek!

Bülbülü Beklerken

Geceleri uyuyamadığı yetmiyormuş gibi, sabahları da saat 6’da camın önüne elinde bir bardak demli çayıyla bahçedeki gülü izler durur 70 yaşındaki Hatice. Hiç kimse nedenini bilmez. Kendi kendilerine konuşur dururlardı. “Acaba neden annem her sabah saat 6’da kalkıp bu gülü izliyor?” diye sorup dururlardı çocukları Hatice’nin ama hiç birinin aklına ona sormak gelmezdi.
Oysa ki, sorsalar annelerine bu gülün hikayesi nedir? Neden yıllardır yaz kış izler Hatice bu gülü? Belki cesaret bulup anlatırdı Hatice tüm olup biteni.
Derken gülün yaprakları teker teker dökülmeye başladı. Az kaldığını anlayıp tüm çocuklarını topladı etrafına. Herkes şaşkın şaşkın bekleyip durdu. Hatice önce bir çay demledi herkese. Dünden kalan kurabiyeleri de koydu tabaklara. Bu kurabiye işini de torunlar olduktan sonra öğrenmişti. O çok sevdiği çayını aldı yine eline Hatice. Açtı tülü yarıya kadar her zaman ki gibi. Baktı gülüne. Boynu iyice eğilmiş gülün, onca derdin altında ezilmek gibi.
Önce bir iç çekti Hatice, sonra döndü çocuklarına…
“Bu gülün hikayesini hepiniz merak edip durdunuz da, biriniz gelip sormadınız. Şimdi anlatmanın tam zamanı. Gül başladı boynunu büküp, yapraklarını teker teker dökmeye. Gülle beraber ben de gidiciyim bu sefer. Açın kulağınızı dinleyin. On beş yaşındayken çok sevdim birini. O kadar çok sevdim ki, sevdiğimi görmediğim gün nefes bile alamazdım. Yatıp kalkıp Allah’a dua ettim sevdiğime kavuşayım diye. O da beni çok sevdi. Her sabah 6’da babamın koyunlarını otlatmaya giderdim. O da gelirdi. 5 dakika bile olsa birbirimizi görür, birbirimizin gözlerinin içine bakardık da bir türlü konuşamazdık. Konuşmaya bile utanırdık. Her gün elinde bir gülle gelirdi. Nazar değdi bize. Nedendir bilmem ama değdi birilerinin gözleri işte. Bir gün gelmedi Hasan. Çok bekledim ama gelmedi. Sonraki gün elinde bir gül fidanıyla geldi bu sefer.
İlk defa konuştuk o gün.
Askere Kore’ye gönderiyorlarmış Hasan’ı. Savaşmış oralar hep. “Ama bekle beni geleceğim. Sonra da seni babandan isteyeceğim” dedi. “Gülün bülbülü beklediği gibi bekle beni gülüm.”
O fidan da bu yüzdenmiş. O gün, gözlerimden akan yaşı nasırlaşmış elleriyle sildi Hasan. Elimi ellerinin içine aldı. Gözlerinden bir damla yaş düştü ellerime. O zaman baktım deniz mavisi, buğulu gözlerine. Sonra eve döner dönmez fidanı bahçeye ektim. Güzelce baktım fidana, suladım her gün. Bülbüller güle geliyordu da, benim bülbülüm bir türlü gelmiyordu.
2 yıl her gün bekledim Hasan’ı.
Bir gün Hasan’ın kardeşi elinde bir mektupla geldi. Başladım okumaya, on güne geliyormuş Hasan. Gelir gelmez beni babamdan isteyecekmiş. Bülbülün güle kavuştuğu gibi kavuşacakmışız birbirimize. On gün sonra her zamanki gibi babamın hayvanlarını otlatıyordum. Gelirse Hasan, beni güzel görsün diye en güllü fistanımı giydim. Mavi tülbentimi taktım. Bekledim. Gelmedi Hasan.
Köy meydanından geçerken bir tabut gördüm. Hasan’ın babası, kardeşleri yüklemişler omuzlarına. Bir jandarma da Hasan’ın resmini taşıyor. İşte o zaman tüm dünya başıma yıkıldı. Ama sözünün eriymiş Hasan. On güne geleceğim dedi, geldi de. Ama bu dünyada kavuşamadım Hasan’a. Belki ahirette kavuşuruz.
Babam iki ay sonra beni, babanıza verdi. Sorulmazdı ki o zaman bize. Büyüklerimiz kendileri karar verirdi her şeye. Yoksa yapar mıydım bu haksızlığı babanıza? “Zamanla unutursun” dedi ablam. “Ölen öldü” dedi. Nereden bilsin ki yüreğimdeki bu yeri dolmaz boşluğu. Düşmemiş sevdaya hiç… Sevdaya düşmeyen, sevdayı? Bir ay içinde apar topar evlendirdiler bizi. Çeyiz sandığımla, bu gül fidanını aldım yanıma. Kimse anlamadı bu gü fidanını niye aldığımı. Umursamadılar da.
İşte her sabah 6’da bu gülü izlerim ben, bülbüller güle konacak mı diye. Şimdi gül solmaya başladı. Gülün ömrü bu kadarmış. Benim de zamanım yakındır. Bu sırla ölmek istemedim.” dedi Hatice. Sonra döndü baktı odadakilere. Kendisi de dahil, herkesin gözleri yaşlarla dolu. Kendi gözyaşlarını sildi, Hasan’ın elini yüzünde hissetti.
Gitti yattı Hatice. Gülün son yaprağı da düştü o gece. Sabah kalkmadı Hatice… Yaşlanmış yüzünde gülümsemesiyle kavuştu Hasan’ına.
Bülbül gelmedi ama gül kavuştu bülbülüne…

8 sene Katlanarak çoğalan Sevgi

img-20180501-wa0017-556861820.jpg

Tam tamına 8 sene oldu anneler gününü anne olarak kutlayalı. 8 sene, 4 küçük çocuk ve kahkalara sığdıramadığımız güzel anılarımız.

Bu sekiz senede ilkleri tattım hep. İlk canımdan çıkan can, ilk göğsümden inen süt, ilk ameliyatım, ilk küçücük bir insana duyduğum dünyalara, yüreğime sığdıramadığım koskocaman sevgi, ilk kaygılarımın da sevgim kadar büyümesi, geceleri paranoya olup “acaba nefes alıyor mu?” diye sayısız kalkıp inip çıkan küçücük göğüslerini izleyişim… Ufacıcık bir kelimenin beni bulutların üzerine çıkarışı ve gözlerimdeki musluğu açabildiği, ve bir başkası düştüğünde benim canımın daha fazla yanabileceğini keşfettim ben.

O kadar çok şey öğrendim ki, sanki bu yaşadıklarım 8 senelik bir zaman diliminde değil de koskocaman bir hayatmış gibi geliyor. Ondan öncem masalmış gibi.

İlkten sonra korktum önce. Acaba her şey aynı olabilir mi? Acaba bir kalpte ikisi yaşabilir mi diye? Acaba birini, diğerinden az sevebilir miyim diye?

Sonra da korkularımın ne kadar da yersiz olduğunu anladım hemen. Öyle azalmıyormuş da, daha da artıyormuş her defasında. Aslında bu sadece vücudunda büyütmeyle de olmuyormuş. Kalbinde büyütmen yeterliymiş. Kalbin parçalara bölünmüyormuş. Her bir can da katlanarak büyüyormuş bu. Büyüyüp de sığamıyormuş bir yerlere.

Şimdi 5 dolu dolu yürek olmuş içimde. 4’ü yanımda da bir tanesi uzaklarda. Ama yine kalbimin içinde.

Belki daha da artar bu yüreklerim. Belki vücudumda değil de yüreğim de büyüteceğim, bir can olur bu sefer ama bu sefer sıkı sıkıya sarılır, kimselere bırakmam.

Ah anne, çok çok iyi anlıyorum şimdi seni, kendi serüvenim de, kendi yüreğim de büyüttüklerimle. Doğrularımla, yanlışlarımla. Tamamen bana ait. Yaptıklarımla, yapamadıklarımla.

İyi ki bu serüvene adım atmışım.

Fiziksel ve ya kalben anneler iyi ki varsiniz.

Örümcek Ahmet ve Kağıt Uçak

Mavi nehirin karşısında yaşayan bir örümcek yaşarmış. Bu küçük örümceğin ismi Ahmet’miş. Üç gün sonra Ahmet’in doğum günüymüş. Mavi nehirin karşısında yaşayan kuzeni Özlem’i doğum gününe davet etmek için çok güzel bir kart hazırlamış.

Ahmet, sırtında çantası ve bu çantanın içinde davetiyesiyle beraber ıslık çala çala Mavi nehire gelmiş. Birden ıslık çalmayı bırakıp, Mavi nehirin hızlıca akan suyuna bakınca sudan ne kadar korktuğunu tekrar hatırlamış.

Ahmet sudan o kadar çok kokarmış ki, annesi onu banyo yapması için sadece haftanın bir günü ikna edebiliyormuş.

Nehirin kıyısındaki, yeşil çimenlerin üzerine oturuvermiş Ahmet. Otururken de boş durmayıp, nehirin karşısına nasıl geçeceğini düşünmeye başlamış. Yemek aramaya çıkan Karınca Kazım, Ahmet’i çimenlerin üzerinde oturduğunu görünce,

‘Merhaba Ahmet, nasılsın? Neden burada oturuyorsun?’ demiş.

‘Merhaba Kazım, iki gün sonra benim doğum günüm. Mavi Nehir’in karşısında yaşayan kuzenim Özlem’i de çağırmak istiyorum. Kart bile hazırladım. Ama karşıya nasıl geçeceğimi bilmiyorum. Çünkü zaten sudan çok korkuyorum ve Mavi Nehir çok hızlı akıyor.’ dedikten sonra üzgün üzgün nehire bakmış Ahmet.

Karınca Kazım da, Ahmet’in yanına çimenlerin üzerine oturmuş. Başlamışlar düşünmeye.

Mavi Nehir çok güzel de, karşı tarafına geçmesi çok zormuş.

‘Sen çok iyi zıplıyorsun. Acaba bu nehirin üzerinden zıplasan olmaz mı?’ diye sormuş heyecanla Kazım.

‘Evet zıplayabilirim ama bu nehir çok büyük o yüzden deneyemem.’

İki arkadaş düşünmeye devam etmişler. Sinek Sinem tam onların tepesinde vızıldarken, iki arkadaşı görmüş. Onlarla oyun oynamak için yanlarına konmuş.

‘Merhaba arkadaşlar nasılsınız?’ diye sormuş.

Ahmet de, karşıya geçip kuzeni Özlem’i doğum gününe çağırmak istediğini ama nehiri geçemediğini anlatmış Sinem’e.

‘İstersen senin için Özlem’e gidip, doğum gününe davet edebilirim.’ demiş.

Ama Ahmet kuzenini kendisi davet etmek istiyormuş.

Akıllarına bir fikir gelmiş. Uçmak için kanat lazımmış. Tüm kanatlı hayvanlar uçabiliyormuş çünkü.

Yerde buldukları tüm kuş tüylerini toplamışlar. Kanat yapıp Ahmet’in sekiz bacağından, dördüne bağlamışlar.

Ahmet başlamış yaptıkları kanatları çırpmaya. Çırpmış çırpmış. Yerden azıcık yukarıya havalanmış ama hemen yere düşmüş tekrar. Bu kanatlar Ahmet’i karşıya geçirmeye yaramamış.

Bu sefer üç arkadaş, çimenlere oturup düşünmeye başlamışlar. Bir etraflarına, bir nehire bakıyorlarmış.

Az ileride oynayan, kocaman bir insan çocuk görmüşler. Kağıttan bir uçak yapıp onunla oynuyormuş. Bir aşağıya, bir yukarıya koşuşturup duruyormuş bu insan çocuk. Kağıttan uçağı atıp uçurdukça kahkahalar atıyormuş. Onu gören bizim üç arkadaş da gülmeye başlamışlar. O kadar çok gülmüşlerki karınları ağrımış artık.

Sinemin aklına harika bir fikir gelmiş.

Eğer bu çocukla konuşabilirlerse, belki çocuk onları uçağıyla karşı tarafa uçurabilirmiş. Özlem ile konuştuktan sonra, belki tekrar o karşı taraftan bu tarafa uçabilirlermiş yine aynı uçakla. İnsan çocuk dev olduğu için Mavi nehir’i geçmek hiç de zor değilmiş ki onun için. Herkes bu fikri çok sevdi. Ama bir sorun vardı, bu dev çocukla nasıl konuşacaklardır?

Hep beraber konuşmaya karar verdiler. İlk önce Sinem uçarak gidecekti. Çocuk aşağıya bakınca Ahmet ve Kazım’ı da görecekti. Hep beraber çocuğun olduğu yere doğru gitmeye başladılar.

Sinem uçarak çocuğun burnuna kondu.

‘Afedersin. Bize yardım edebilir misin? Senin yardımına ihtiyacımız var.’ dedi.

Dev çocuk Sinem’i anlamıştı. Diğer insanlar gibi sadece vızıltı duymamıştı.

Sinem aşağıya doğru uçarak arkadaşlarının yanına indi. Dev çocuk da yere doğru eğildi ve başladı Ahmet’le Kazım’ı dinlemeye.

‘Benim adım Ömer. Size yardım etmeyi çok isterim.’ dedi gülerek. Sonra kağıttan çok sağlam bir uçak yapmış.

Ahmet, Kazım ve Sinem bu kağıttan uçağa binmiş.

‘Herkes hazır mı?’ demiş dev Ömer.

Hep beraber ‘Evet’ diye bağırmışlar. Ömer kağıt uçağı yavaşça yerden almış.

Bir, iki, üççççç der demez Mavi Nehir’in karşı tarafına fırlatmış uçağı. Uçak gökte süzülmüş, süzülmüş ve karşı tarafa yavaşça inmiş. Üç arkadaş uçaktan iner inmez, koşarak Özlem’in evine gitmişler. Ahmet, kuzeni için hazırladığı kartını verip, doğum gününe davet etmiş. Sonra koşarak uçağın olduğu yere geri gelmişler.

Dev Ömer kocaman iki adım atıp, nehirin karşı tarafına geçmiş.

‘Hazır mısınız, arkadaşlar?’ demiş.

Herkes tekrar ‘evet’ der demez uçağı nehirin karşı tarafına fırlatmış. Bu sefer daha uzağa gitmiş uçak. Dev uçağın peşinden koşmaya başlamış. Hep beraber gülmeye başlamışlar.

Sonra Örümcek Ahmet, hazırladığı kartlardan bir tane yeni arkadaşları Ömer’e vermiş.

‘Daha önce hiç bir örümceğin doğum gününe gitmemiştim. Mutlaka geleceğim.’ demiş.

Bizim üç arkadaş, Ömer’le vedalaşıp, evlerine doğru gitmeye başlamışlar.

 

 

İki Orta Şekerli Kahve


Aylardan Eylül. Mevsimi ise hiç sorma… Güneş hala tepede. Aydınlatıyor, ısıtıyor her tarafı da bir benim içimi ısıtmaya yetmiyor. Sen gittin gideli Leyla, buralar hep kış, buralar hep soğuk. İnanır mısın, Ağustos’ta bile içim buz tuttu. Hep üşüdüm. Arkadaşların ağzına sakız oldum. Hem de damlalısından. Çiğnedikçe çiğnediler… Delirdiğimi zannettiler. Kahvede, mahallede arkamdan konuşuyorlarmış. Duyunca sadece güldüm. Kızamadım ki onlara.  Açıklayamadım ki hiçbir şey. Gerçi açıklasam da nereden bilecekler ki seni, senin o eşsiz sevgini be Leylam?

Yapraklar sararmaya başlamış her yerde de, benim gönlümün ağacı çoktan kurudu be Leyla. Sen gittin gideli ne suyum var, ne havam. Az biraz oksijenim vardı yaşlı ciğerlerimde o da seninle beraber, bende olan her şeyi de alıp, kasıp kavurarak götürdü. Sen gittin ya bir fırtına çıktı önce, düştüm kalktım, düştüm kalktım. Her düştüğümde “lütfen bitsin artık, Leyla’ma gideyim!” dedim. Ama ya beni bu halde görseydin Leyla? Kahrolmaz mıydın? O yüzden toparladım hep kendimi Leyla. Toparladım ki, benimle yine gurur duy diye.

 Bazen gizlice ağlardım koynunda Leyla. Arada da küçük çocuklar gibi burnumu çekince anlardın ağladığımı. 

“Yapma be Mehmet, sen yapma. Beni daha da acılar içine sokma. Bilmez misin çaresizliğimi, sana olan sevgimi, Seni arkamda, boynu bükük bırakmanın ne acı olduğunu? Acıma daha da acı katma.” derdin hemen. ‘Ah be Leyla. Gitmek zor ama sensizlik daha da zor be gamzelim.’ diye geçirirdim içimden de, sana bir şey diyemezdim daha da üzülme diye. 

“Tamam yoldaşım, tamam gözümün bebeği” der arkasından da, sen uyuduktan sonra bir bardak su içer, hıçkıra hıçkıra ağlardım. Sırf sen duymayasın diye gizlice bahçeye çıkar, Eskişehir’in o ayazında saatlerce oturur,  bir gökyüzüne yıldızlara, bir de uyuduğun yatakodamızın penceresine bakardım. Bir kez daha ağlardım. 

Çok da geçmedi zaten üstünden sevdiğim, beni bırakıp yıldızlara karışmanın. Şimdi yine bahçedeyim. Sana bakıyorum, yani gökyüzüne. 

“Hadi Allah’ım” diyorum. “Beni de alsana yıldızların arasına. En azından Leylam’ın yanına. Yaş zaten erdi kemale. Bir de ruhum erse Leyla’ma!”

Her gece böyle ediyorum ben duamı Leylam.

Bir de iki tane orta şekerli kahve yapıyorum, eskisi gibi Leyla. Ama bir farkla. Sana kavuşana kadar senin yerine de içiyorum kahveyi. 

Sana gelmek için gün sayıyorum be Leylam!

Kaybolmuş Anahtar

Bir gün odada oyalanırken bir anahtarlık buldum. Üç tane paslı mı paslı anahtar ilişmiş ucuna. Anahtarların üçü de farklı farklı. Belli ki farklı kapıları açıyorlar. 

Daha önce hiç görmediğim anahtarlar bunlar. Evdeki odaların kapılarını teker teker deniyorum ama yok. Hiç birine uymuyorlar. Zaten şimdiki kapılar da nerede bu anahtarlar? Hepsi fabrikasyon. Tek tip. O eski el işlemeleri yok ki. Yapan var mıdır hala o da meçhul. 

Yani anlayacağın bizim eve ait değil o anahtarlar. Çocuk güvenliği hat safhada. Yok öyle kilit bizim evde, banyo hariç. O da mahremiyet zaten. Aslında mahremiyetten çok benim dinlenme yerim de diyebilirim. Çocuklardan kaçabildiğim zamanlarda, oraya sığınıyorum ben. Iki dakika da olsa yetiyor bana. Nefes alıp, şarj ediyorum kendimi. Sonra yine bir curcuna.

Ne diyordum ki ben? E nereye ait o zaman bu anahtarlar? Bütün gün düşünüyorum ama bulamıyorum. Tabi bu arada bilmem kaç defa emziriyorum bizim küçüklüğü. E bezini de bilmem kaç defa değiştiriyorum. Sonra diğer çocuklar var. Onları doyurmak lazım. Hem fiziksel, hem zihinsel, hem de sevgisel. Günün çoğu bu işlerle bitip gitti. Ertesi gün aramaya karar verdim anahtarların kapılarını. Bir gün önceden plan yaparsam, çok daha kolay geçecek günüm. İnanıyorum. İnanmak istiyorum.

Biraz daha rahat başlıyorum güne. Niye daha önce plan yapmadım ki. E neyse bundan sonraki günlere nice nice planlar yaparım artık. 

E oraya bakıyorum, buraya bakıyorum ama anahtarlar hiç bir yere uymuyor. Derken dışarıya çıkıyorum çocuklarla. Biraz oyalanıyoruz. Eve gelince de oyun oynuyoruz, yemek yiyoruz, yine oyun oynuyoruz. Derken tek başlarına  oynamaya başlıyor çocuklar. Fırsattan istifade ediyorum hemen koşup, anahtarları sakladığım yerden alıyorum. Tekrar evin içini eşeleyip, anahtarlara uyan bir şeyler arıyorum. Dolapların içini, yatakların altını, akla gelebilecek her yere bakıyorum. Derken dolabın üstünde, köşeye sıkışmış ufak bir sandık geçiyor elime. Hemen alıp yatağımın üzerine bırakıyorum. 

Allah Allah! Bu da nereden çıktı ki şimdi? Hıı, şimdi hatırladım. İlk çocuğuma hamileyken koymuştum bu sandığı buraya. İçinde ne vardı ki? Onu bile unuttum. Sandığı açmaya çalıştım ama açılmıyor. Sandık dediğime de bakma canım.Ufak bir kutu. Yanında bir kilit var. Yok artık, ne koymuşum ki içine bir de kilitlemişim böyle. Garip. Zaten arada tutar bu garipliklerim benim. 

Anahtarları bu sandığın kilidinde de denemeye karar verdim.

İlk anahtar, ikinci anahtar derken üçüncü anahtar deliğe uydu. Sandığın kapağını açarken o kadar heyecanlandım ki, kalp atışlarımı duyabiliyordum. İçinden başka bir kutu ve eski bir fotoğraf çıktı. Çocukluğuma ait. Uzun zamandır çocuk benin varlığını unutmuştum. Yetişkin ben, başka işlerle o kadar çok meşguldü ki, kim olduğunu hatırlamıyordu. 

Resimi alıp, aynaya koştum hemen. Lohusa topuzu dedikleri topuz vardı saçımda. Gözlerimin altında koyu halkalar oluşmuş. Tabi ki olur! 1 seneden beri deliksiz uyumadım. Boşverdim onu bunu. Gözlerimin içine baktım uzun uzun. O eski kıvılcımı bulabilir miyim diye çok uğraştım. Küçücük bir iz buldum. Biraz daha yaklaştım aynaya. Gözlerimi kocaman açtım bu sefer. Evet, hala kıvılcım vardı. Hayal etmeye devam edebilirim. Derin bir iç çektim. Uzun zamandan sonra ilk defa bu kadar rahatladım. Küçük damlalarda aktı gözlerimden. Sevinç gözyaşlarıydı bu sefer. 

Yatağın üzerine oturdum tekrar. 

Kaldı iki anahtar sadece. 

İlk anahtar uydu bu sefer. 

Hayda… yine ufak bir kutu çıktı. 

Siyah, uzun bir kuş tüyü de vardı kutuda. Bir de boş bir mürekkep kutusu. 8 yaşındayken sokakta bulmuştum bu tüyü. 1 hafta boyunca yanımdan ayırmamıştım. Sonra annem bana bununla yazı yazabileciğimi söyleyince, babam işten gelirken bir kutu mürekkep ve ajanda almıştı bana. Sonra her gece ajandaya, küçük öyküler uydurup yazdım. 

Aceleyle anahtarı aldım elime yine. Bu sefef ellerim titriyordu. Anahtarı bile deliğine zor oturttum. 

İçinden o ajandam çıktı. Ajandayı elime aldım. İlk sayfayı okuduktan sonra, hüngür hüngür ağlamaya başladım. 

Yıllar önce büyümeye çalıştığım için içimdeki çocuğu, hayallerimi kaybetmişim. Elime aldım ajandayı. Çocuklarımın yanına gittim. Önce saçlarından öptüm koklaya koklaya.  Sonra da dünyanın, benden çaldığı hayalleri, onlardan çalamayacağını göstermek ve ögretmek için, kendi hayallerimi hatırlaďım. 

Kırtasiyeden bir ajanda, bir mürekkep aldım. Ilk sayfasına yazmaya başladım bile. 

Tam kendimi kaybetmişken, kaybolan anahtarla kendimi buldum tekrar.

Sağa sola iyi bakın. Köşenin birinden size giden bir anahtar mutlaka vardır.

Biz de Çocuktuk

Çocuklarla yetişkinler o kadar farklılar ki, bir birlerinin zıttı. Sanki bir dönem çocuk olmamışız edasıyla dolanıp, büyüklük taslıyoruz oraya buraya. Koca koca parmaklarımızı sallıyoruz hatta olur olmaz çocukluk şeylere. 

Halbuki ne kadar kolay çocuklar için mutlu olmak. Küçük küçük şeylere dakikalarca gülebiliyorlar. En üzgün zamanlarında, küçük bir sürprizle ya da sabunlu suyla yapılan baloncukla birden somurtan o küçücük, güzelim yüzleri birden yırtılacakmış kadar genişler ve o kahkaha sesleri, ne kadar yorgun olursanız olun size büsbütün bir enerji veriyor. İyi ki diyorsunuz, iyi ki varlar…

Ama çoğu zamanda, bizden küçük oldukları için bir patronluk taslıyoruz onlara. Koşma, yapma, etme, buraya gel, onu ye, bunu giy, öyle davran, tırmanma, sus, ağlama… bu liste uzar gider ucunu yakalayamayız. 

Çocuk bu arkadaşım! Koşacak, bağaracak, tırmanacak. Biz insan yetiştiriyoruz, kafeste kuş beslemiyoruz.

Malesef hepimiz yapıyoruz bunları. Ben de, sen de o da.

Ne zaman içimizdeki çocuk öldü? E biz de çocuktuk. Evet şimdiki nesilden biraz da olsa farklıydık. Ama biz de çocuktuk. Küçücük baloncuklarla mutlu olan biz, şimdi mutlu olmak için dünyaca şeye ihtiyaç duyuyoruz. Baloncuğun yerini markalar, sıfatlara değişir olduk. 

Ne zaman çocuklara kızmaya kalksak, 5 saniye de olsa içimizdeki çocuğu devreye sokalım ve çocuklar gibi düşünmeye çabalayalım. Bak o zaman çoğu sorun hallolacak.

Bu arada küçük prensi mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Tekrar çocuk olmamız için iyi bir rehber.