8 sene Katlanarak çoğalan Sevgi

img-20180501-wa0017-556861820.jpg

Tam tamına 8 sene oldu anneler gününü anne olarak kutlayalı. 8 sene, 4 küçük çocuk ve kahkalara sığdıramadığımız güzel anılarımız.

Bu sekiz senede ilkleri tattım hep. İlk canımdan çıkan can, ilk göğsümden inen süt, ilk ameliyatım, ilk küçücük bir insana duyduğum dünyalara, yüreğime sığdıramadığım koskocaman sevgi, ilk kaygılarımın da sevgim kadar büyümesi, geceleri paranoya olup “acaba nefes alıyor mu?” diye sayısız kalkıp inip çıkan küçücük göğüslerini izleyişim… Ufacıcık bir kelimenin beni bulutların üzerine çıkarışı ve gözlerimdeki musluğu açabildiği, ve bir başkası düştüğünde benim canımın daha fazla yanabileceğini keşfettim ben.

O kadar çok şey öğrendim ki, sanki bu yaşadıklarım 8 senelik bir zaman diliminde değil de koskocaman bir hayatmış gibi geliyor. Ondan öncem masalmış gibi.

İlkten sonra korktum önce. Acaba her şey aynı olabilir mi? Acaba bir kalpte ikisi yaşabilir mi diye? Acaba birini, diğerinden az sevebilir miyim diye?

Sonra da korkularımın ne kadar da yersiz olduğunu anladım hemen. Öyle azalmıyormuş da, daha da artıyormuş her defasında. Aslında bu sadece vücudunda büyütmeyle de olmuyormuş. Kalbinde büyütmen yeterliymiş. Kalbin parçalara bölünmüyormuş. Her bir can da katlanarak büyüyormuş bu. Büyüyüp de sığamıyormuş bir yerlere.

Şimdi 5 dolu dolu yürek olmuş içimde. 4’ü yanımda da bir tanesi uzaklarda. Ama yine kalbimin içinde.

Belki daha da artar bu yüreklerim. Belki vücudumda değil de yüreğim de büyüteceğim, bir can olur bu sefer ama bu sefer sıkı sıkıya sarılır, kimselere bırakmam.

Ah anne, çok çok iyi anlıyorum şimdi seni, kendi serüvenim de, kendi yüreğim de büyüttüklerimle. Doğrularımla, yanlışlarımla. Tamamen bana ait. Yaptıklarımla, yapamadıklarımla.

İyi ki bu serüvene adım atmışım.

Fiziksel ve ya kalben anneler iyi ki varsiniz.

İki Orta Şekerli Kahve


Aylardan Eylül. Mevsimi ise hiç sorma… Güneş hala tepede. Aydınlatıyor, ısıtıyor her tarafı da bir benim içimi ısıtmaya yetmiyor. Sen gittin gideli Leyla, buralar hep kış, buralar hep soğuk. İnanır mısın, Ağustos’ta bile içim buz tuttu. Hep üşüdüm. Arkadaşların ağzına sakız oldum. Hem de damlalısından. Çiğnedikçe çiğnediler… Delirdiğimi zannettiler. Kahvede, mahallede arkamdan konuşuyorlarmış. Duyunca sadece güldüm. Kızamadım ki onlara.  Açıklayamadım ki hiçbir şey. Gerçi açıklasam da nereden bilecekler ki seni, senin o eşsiz sevgini be Leylam?

Yapraklar sararmaya başlamış her yerde de, benim gönlümün ağacı çoktan kurudu be Leyla. Sen gittin gideli ne suyum var, ne havam. Az biraz oksijenim vardı yaşlı ciğerlerimde o da seninle beraber, bende olan her şeyi de alıp, kasıp kavurarak götürdü. Sen gittin ya bir fırtına çıktı önce, düştüm kalktım, düştüm kalktım. Her düştüğümde “lütfen bitsin artık, Leyla’ma gideyim!” dedim. Ama ya beni bu halde görseydin Leyla? Kahrolmaz mıydın? O yüzden toparladım hep kendimi Leyla. Toparladım ki, benimle yine gurur duy diye.

 Bazen gizlice ağlardım koynunda Leyla. Arada da küçük çocuklar gibi burnumu çekince anlardın ağladığımı. 

“Yapma be Mehmet, sen yapma. Beni daha da acılar içine sokma. Bilmez misin çaresizliğimi, sana olan sevgimi, Seni arkamda, boynu bükük bırakmanın ne acı olduğunu? Acıma daha da acı katma.” derdin hemen. ‘Ah be Leyla. Gitmek zor ama sensizlik daha da zor be gamzelim.’ diye geçirirdim içimden de, sana bir şey diyemezdim daha da üzülme diye. 

“Tamam yoldaşım, tamam gözümün bebeği” der arkasından da, sen uyuduktan sonra bir bardak su içer, hıçkıra hıçkıra ağlardım. Sırf sen duymayasın diye gizlice bahçeye çıkar, Eskişehir’in o ayazında saatlerce oturur,  bir gökyüzüne yıldızlara, bir de uyuduğun yatakodamızın penceresine bakardım. Bir kez daha ağlardım. 

Çok da geçmedi zaten üstünden sevdiğim, beni bırakıp yıldızlara karışmanın. Şimdi yine bahçedeyim. Sana bakıyorum, yani gökyüzüne. 

“Hadi Allah’ım” diyorum. “Beni de alsana yıldızların arasına. En azından Leylam’ın yanına. Yaş zaten erdi kemale. Bir de ruhum erse Leyla’ma!”

Her gece böyle ediyorum ben duamı Leylam.

Bir de iki tane orta şekerli kahve yapıyorum, eskisi gibi Leyla. Ama bir farkla. Sana kavuşana kadar senin yerine de içiyorum kahveyi. 

Sana gelmek için gün sayıyorum be Leylam!

Biz de Çocuktuk

Çocuklarla yetişkinler o kadar farklılar ki, bir birlerinin zıttı. Sanki bir dönem çocuk olmamışız edasıyla dolanıp, büyüklük taslıyoruz oraya buraya. Koca koca parmaklarımızı sallıyoruz hatta olur olmaz çocukluk şeylere. 

Halbuki ne kadar kolay çocuklar için mutlu olmak. Küçük küçük şeylere dakikalarca gülebiliyorlar. En üzgün zamanlarında, küçük bir sürprizle ya da sabunlu suyla yapılan baloncukla birden somurtan o küçücük, güzelim yüzleri birden yırtılacakmış kadar genişler ve o kahkaha sesleri, ne kadar yorgun olursanız olun size büsbütün bir enerji veriyor. İyi ki diyorsunuz, iyi ki varlar…

Ama çoğu zamanda, bizden küçük oldukları için bir patronluk taslıyoruz onlara. Koşma, yapma, etme, buraya gel, onu ye, bunu giy, öyle davran, tırmanma, sus, ağlama… bu liste uzar gider ucunu yakalayamayız. 

Çocuk bu arkadaşım! Koşacak, bağaracak, tırmanacak. Biz insan yetiştiriyoruz, kafeste kuş beslemiyoruz.

Malesef hepimiz yapıyoruz bunları. Ben de, sen de o da.

Ne zaman içimizdeki çocuk öldü? E biz de çocuktuk. Evet şimdiki nesilden biraz da olsa farklıydık. Ama biz de çocuktuk. Küçücük baloncuklarla mutlu olan biz, şimdi mutlu olmak için dünyaca şeye ihtiyaç duyuyoruz. Baloncuğun yerini markalar, sıfatlara değişir olduk. 

Ne zaman çocuklara kızmaya kalksak, 5 saniye de olsa içimizdeki çocuğu devreye sokalım ve çocuklar gibi düşünmeye çabalayalım. Bak o zaman çoğu sorun hallolacak.

Bu arada küçük prensi mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Tekrar çocuk olmamız için iyi bir rehber.

Keşkeler ve İyikiler

  
Bu ikisi her ne kadar da zıt olsa, birbirini tamamlayan iki kardeş edasıyla dolaşıp dururlar.

Hayatta keşkesiz ve iyikisiz bir durum değerlendirmesi yok. Bende de çok var onlardan. Keşkelerim ve iyikilerim. Beni tamamlarlar. Beni ben yaparlar. Bazen bir diken olurlar, batan parmağımızdan çıkartmaya çalıştığımızda daha da derine kaçarlar. Canımızı daha da yakarlar. Ama kimsenin bize öğretemedikleri dersleri öğretmekle birebirdirler. 

Bir de madalyonun diğer bir yüzü var. Bu iyikilerimiz. Bizi daha da umutlandırırlar. Bir nevi teşviktir, kamçıdır önümüzde. Kelebek misalidir. Düşündüğümüzde içimizde pır pır uçar. Bir de tırtıllık dönemi vardır bu iyikilerin. Önce pek değersiz gibi durur ve sonradan rengarenk güzel bir kelebeğe döner. Güzel sonuçlar doğurur yani.

Başka bir durum vardır ikisini de aynı şey için söylediğin. Farklı sonuçlar olsaydı ne yapardın bilemediğin.

Bir yıl oldu. Hope ve Noah’yı kaybedeli koskoca bir sene. Bu bir senede onları düşünmediğim bir saat bile yok. Tüm hücrelerim hala yakarıyor. Tanımadığım çocuklarıma karşı hiç bitmeyen bir garip özlemim var. Keşkelerle dolu bir anı. Gözyaşım olmadan düşünmediğim zor zamanım var benim. Abarttığımı Düşünen insanlar var etrafımda, saçmaladığımı düşünen kaç çocuğun var cevabına tereddütle verdiğim cevaplar var benim.

Bir de iyikilerim var. Iki buçuk ay önce kucağıma gelen başka bir yavrum var benim. Tanrı’nın kendimi tamamen kaybetmeme, mecnun olmama izin vermediği için her gün Öpüp kokladığım ayrı bir canım var benim. 

O yüzden iyikilerim ve keşkelerim var benim.

Ya sizin?

Bazen Ara Vermek Lazım

  
Her ne durum olursa olsun bazen ara vermek lazım. İçinde olduğunuz her ne olursa olsun. Bazen işinize bir mola vermek lazım. Bir gün bile iyi gelebilir bu duruma. Verimliliğiniz artacaktır.

Bu üzerinize yapışan, sizin bir parçanız olan sıfatlarınız içinde geçerli. Özne sizsiniz çünkü. Öznesiz bir sıfatın hiç bir anlamı yoktur. Yaptığınız her ne ise siz olmadan, boştur.

Bazen kardeş olmaya ara vermek gerekir. Bir gün tamamen kafa dinleyip tekrar iyi bir abla abiliğe dönüş yaparsınız. Nasıl olsa ömrünüzün sonuna kadar değişmeyecek bir sıfattır bu. Kardeşiniz siz olmadan bir gün gayet iyi idare edebilir. 

Bazen evlat olmaya ara verin. En azından bir gün yada bir saat. Kapatın dünyayla sizi bağlayan elektronik cihazlarınızı. Kendiniz için bir şey yapın. Daha iyi bir evlat olarak geri döneceksiniz emin olun.

Yada bir saatliğine eş olmaktan vazgeçin. Eşinize olan sevginiz daha da artacak, rahat bir nefes alacak ve olaylara farklı gözden bakacaksınız. Hatta eşinizin diş macunu ortadan sıktığı için ettiğiniz kavgalara gülüp geçeceksiniz. Sevdiğin adamla birlikte olduğun için şükür bile edeceksin.

Ya da benim bugün yaptığım gibi Meera’yı alıp zaruri de olsa iki günlüğüne de, yarı zamanlı da olsa anneliğe ara verin. 7/24 çocuklarınızın içinde olunca bazen ne değerli bir iş yaptığınızı unutabiliyorsunuz. Kendinizi ve yaptığınız işi küçümsüyor kendinize haksızlık edebiliyorsunuz. Sadece Çocuklarınızın size ihtiyacı olduğunu zannedip, sizin onlara olan ihtiyacınızı unutabiliyorsunuz. 

Otogarda gördüğünüz küçük bir çocuk sizin burnunuzun direğini sızlatabiliyor. Gözleriniz yaşlarla doluyor. Kalbinizin içindeki kuş uçmak için çırpınıyor. Siz yaptığınız bu işin kutsallığını anlayabiliyorsunuz. Sanki aranızdaki bağın sadece kandan değil de, kalpten olduğunu anlayabiliyorsunuz bu molalarda. 

Iyi de yapıyorsunuz. Enerjinizi toplayın. Tüm sorunları içi boş bir balon haline getirip özgür bırakın. Balonla beraber içinizi boşaltın. 

Neye ara verdiyseniz de, kalbinizdeki yerini iyi düşüncelerle doldurup geri dönün. Benim kocama ve çocuklarıma yapacağım gibi sımsıkı sarılıp onları sevginizle avucunuz açık bir şekilde Hayatınızda tutun. 

“Hiç Zorlanmıyor musun?”

  
Lütuf tek ihtiyacımız olan biraz daha lütuf. Gerçekten kolay değil. Hiç bir şey kolay değil ki bu Dünya’da. Nefes almak bile bir çaba sarfetmeyi gerektiriyor. 

“Hiç zorlanmıyor musun?” Her gün duyduğum soru. Artık belli bir cevap vermeye başladım. 

Sorumlu olduğunuz küçük canlar varken nasıl zorlanmayabilirsiniz ki? 

Küçük bedenler… Küçük yürekler… 

Tepeden tırnağa tüm ihtiyaçlarının karşılanması için gözünüze bakan o küçük gözler.

Koşmanız gereken tuvalet ziyaretleri, kesmeniz gereken 80 küçük tırnak, yıkamanız gereken küçük bedenler… Hergün en az 5 defa doyurmanız gereken küçük gibi gözüken ama oturduğunda bir dürümü bile bitirebilen mideler. 

Her gün zeytinyağı sürmeniz gereken dört küçük beden…

Bunlar sadece fiziksel ihtiyaçların bir kaçı… Ya farklı dört karakterin isteklerini, sevmediklerini öğrenmemiz gereken şeyler için ne kadar çabalamanız gereken zaman ne olacak?

Her gün yeni birşeyler öğretme çabanız… 

Kolay değil hiç birşey. Ama bunları kolaylaştıran önemli şeylerde var.

Yukarıda saydığım tüm o zorlayıcı işleri yaparken yüzünüzdeki tek bir gülümseme bir çok şeyi değiştirecektir. Çocuklarımız yaptığımız şeyleri pek hatırlamazlar ama onları nasıl yaptığımızı hatırlayacaklar. Ben dün bu kararı aldım ve bugün bunu uygulamaya başladım. Etkili bir Yöntem. 

Bugün aşılı, ateşli bir bebekle bunu uyguladım ve oyun oynarken Abbey kız üzerime işedi. Evet yanlış duymadınız. Gülerek işedi kucağıma. Ben sadece gülümsedim ve gidip banyo yaptık beraber 7 dakika içinde.

Gülümsemeler herşeyi kolaylaştırmaya başladı. Mutlu gözler ve sevgi dolu bir ev. Sevgi herşeyi değiştiren unsur. Herşeye değdiğinin bir kanıtı adeta. 

Evet çocukların sevgisi, ama doğru ama yanlış, ama gözyaşı ama kahkalarla geçen güne değen tek kanıttır…

O yüzden diyebileceğim tek şey evet kalabalık bir aileye sahip olmak zor ama Lütuf dolu birşey bizim için.

Hangimiz Daha İyi Anne?

  
Ne alakaya maydanoz, değil mi? Bu yazı aslında hem kendime bir serzeniş, hem de tüm anneleri baskı  altında tutan yine biz annelere bir serzeniş.

3 çocuğumu da 6 ay boyunca sadece emzirdim.  Ortalama birer buçuk yıl emzirdim. Çünkü diğer çocuğa hamileydim. Tamamen ev yapımı yemekler yedirmeye çalışıyorum. Arada abur cubur vermiyorum dersem tamamen yalan söylemiş olurum. İşte şu şekil yemek, bu Şekil doğum, şöyle kıyafet, böyle eğitim derken liste uzar gider…

Dört numara olan Meera’da bir sorun yüzünden sütüm neredeyse bitecek kadar azaldı. Meera Nisan’ın birinde, bir aylık olacak. Midesi falan çok küçük evet, ama tamamen bitme noktasındaydı. Hani o teyzelerin her zaman abartarak “aç bu çocuk, sütün yetmiyor” felsefesini bütün gerçekliğiyle yaşadım. 

“Bol bol uyu” tavsiyelerini hiç sesli dile getirmeyin lütfen. Bu aralar uyku bana, uzaklardan nanik yaparak dalgasını geçiyor. Olsun be… Bu bünyenin, son 6 senedir uykuyla yolları kesişmemiştir. Neyse asıl konumuza dönelim.

  
Bu sütün azalması döneminde istemeyerek de olsa formül mama kullanmak zorunda kaldım. Neyse ki normale döndük. Her mama verişimde 2.5 yaşındaki Abbey’e hayır dediğimdeki içler acısı ağlaması gibi tepkiler vererek, ağlayıyordum. Böylece strese girip sütümün gelmesini engelliyordum. Sonra yine mama vermek zorunda kalıyordum. Bildiğiniz kısır döngü.

Sonra bir gruptaki bir kaç arkadaş, ne kadar baskı altında olduğumun farkına varmamı sağladılar. Tabiki anne sütü en iyisi ve yerini hiç birşey tutamaz. Ama bu gibi durumlarda formül mama kullanan bebekler ve anneler tüh kaka olmadığını anladım. Olmayınca olmuyor.  Bunu Seçen anne kötü anne değildir. Şartlar Öyledir. Yada sezaryenle doğuran kadın, vajinal doğuran Kadından daha az kadın değildir. Ek gıdaya geçtiğimiz dönemde Blw yapan anne, eski yöntemi kullanan anneden üstün değildir.

Farkında olmadan, kendi seçimlerimizi seçmeyen diğer aileleri Yargılama hakkımız yoktur. Birbirimiz üzerinde baskı kurmaya hiç ama hiç hakkımız yoktur. Bazı istismar durumları dışında başkasının anneliğine laf edemeyiz. Aklımızdan bile geçiremeyiz.

Her aile, her kadın, her çocuk farklıdır. Seçimlerimizde buna göre farklılık gösterir. En iyisini biz biliyoruz diye bir şey yoktur. Yok öyle dünya. 

Lütfen birbirimiz üzerinde baskı kurmak yerine, destekleyelim. 

Hepimiz kendimize, çocuğumuza göre iyi anneyiz.

Utanıyorum!!!

  
Utanıyorum! Gerçekten utanıyorum. Bambaşka bir yazı hazırlamışken, o yazıyı yayınlamaya utanıyorum. Her gün Ege’nin soğuk sularında, Istanbul’un göbeğinde, Ankara’da, Sur’da, Cizre’de, Çınar’da ölen çocukları düşününce utanıyordum ve hala utanıyorum. Bu utancımı çocuk gelinler izliyor Dünya’nın her yerindeki. Ama öyle bir acı daha var ki, o utancımı korkumu bine değil, milyona katlıyor. 

Çocuk tecavüzleri!!! 

Öğretmenleri tarafından, komşuları tarafından, akrabaları tarafından tecavüze uğrayan çocuklar hepimizin utancını milyonlara katlıyor.

Her çocuğumda biraz daha paranoyaklaşıyorum ben. Her çocuğumda daha da korkuyorum. Herkese daha da kuşkuyla bakıyorum. Nefretim daha da artıyor.

  
Çocuklarıma bakınca, diğer çocuklara bakınca daha da üzülüyorum. Ben artık haber seyretmiyorum. Haberler sütümü etkileyen faktörlerin en başında geliyor.

Bu geçtiğimiz altı ay boyunca o kadar çok aynı haberi okuduk ki, utancımız korkumuz daha da arttı. Haberler aynı ama kişiler farklı. Etkilenen minicik yürekler, Minicik bedenler farklı. Bunlar duyduğumuz haberler. Ya duymadıklarımız? Ya ailelerin çocukları yerine başkalarına inandıkları olaylar? Ya çocukların korkudan kimseye bir şey anlatamadıkları olaylar?

Midem bulanıyor. Boğazım düğümleniyor. Hakim olamadığım gözlerim delice akan nehirlere dönüyor. Karşımızda küçücük bedenler ve diğer tarafta iğrenç zihinler, sapıklığın alası var. Bu ikisi hiç bir zaman aynı sahnede olmamalı, isimleri birlikte bile anılmamalı. Aynı şehiri bırakın, aynı Dünya’da bile olmamalı.

Çocuklarıma hergün “kendini sapıklardan nasıl korumalı, nasıl anlamalı” derslerini korkutmadan öğretme çabalarım beni çok yorsa da yapmak zorundayım. 

Lütfen Çivisi çıkmış bu Dünya’da, daha da çivisi hiç kalmamış, bu olayları normalmiş gibi karşılayan ülkemizde, yemek yemeyi, hayatta kalmak için zaruri Konuları öğretirken göstermiş olduğumuz özenle öğretelim çocuklara. 

Benim anlattığım basit Şekli şöyle: kızlar için üç, erkekler için iki tane özel bölgemiz var. Hiç kimse bu bölgelere dokunamaz ve görmek isteyemez. Bazen doktor kontrol edebilir sağlığımız için. O da anne ve Baba’nın yanında. 

Tecavüz ve taciz normal değil. Çocuklara karşı olanı hiç ama hiç değildir. Normalleşmesini kabullenmeyelim!!!

Kahve ve Çikolata Yeter

  
Doğumdan sonra normal hayatımıza dönmeye başladık. Tek bir farklılıkla: kat ve kat yorgunlukla ve uykusuz geçen gecelerden bahsetmiyorum bile -yeni doğmuş bir bebekle. 

Ev okuluna hızlandırılmış bir biçimde geri döndük. Sri Lanka’daki okulla aynı zamanda sınavı var. 10 gün sürecek sınavlar. Ve Sri Lanka matematik konusunda acayip derecede abarttıklarından dolayı, bayağı bir üzerinde duruyoruz matematiğin. Ne kadar eğlenceli geçiyor zamanlarımız siz anlayın artık. 

Bu sınav önemli bizim için, ama eğer olur da geçemezse pek de sık boğaz etmeyeceğiz. Eski yöntemlerimize dönüp, Sri Lanka’daki okula ‘Güle güle’ diyeceğiz. Belki daha da iyi olacak bizim için, en azından bu kadar stres içine girmemize gerek kalmayacak. 

Tüm bu streslerin, yoğunluğun, uykusuzluğun ortasında iki iyi arkadaşım var benim: kahve ve çikolata.

Yeminle on çocuğa daha bakarım, yeter ki kahve ve çikolata bana eşlik etsin. Evet bu zamanda kilo derdi falan var  ama çikolatasız yapamam ben. Çikolata ve kahve olmazsa olmazım benim. 

Bana enerjimin nereden geldiğini soranlara : çikolata ve kahve bana mutluluk hormonlarımı sağlayan iki iyi arkadaşımdır.

Harikalar Diyarı

  
Bir varmış, bir yokmuş… Hayalleri Diyarı diye bir ülke varmış. Bu ülkede yaşayan bir de Ayşe adında bir küçük prenses varmış. Prenses Ayşe’nin bir de evcil bir Aslan’ı varmış. Evcil dediğime bakmayın. Aslan, Prenses Ayşe’nin en iyi arkadaşıymış. İki arkadaş her gün maceradan maceraya koşuyorlarmış. Hayaller Diyarı bu ya, her zaman farklı farklı maceralar yaşarlarmış. Kimi günler pamuktan bulutların üzerinde, kimi zaman denizler diyarında. Bazen de ormanlarda, dağlarda. Aslında Prenses Ayşe ve Aslan, macera aramazlarmış. Macera onları gelir bulurmuş. Tek yapmaları gereken, hayal kurmakmış.

Prenses Ayşe ve Aslan, ormanda yürüyüşe çıkmışlar. Bir çok yeşil ağacın içinden geçmişler. Derken bir tepeye varmışlar. Bu tepede bir çok dost canlısı aslan bulunuyormuş. Bir çok aslan, Prenses Ayşe’yi ve Aslan’ı karşılamak için tepenin ortasında toplanmışlar. Prenses Ayşe ve arkadaşı Aslan, tepeye vardıkları zaman atıştırmalık zamanıymış. Aslan’ın midesi gürültülü bir şekilde gürlemiş. Bir aslan, hemen gidip kurabiye yapmış. Bir diğeri turta. Bir aslan da herkese elma çayı yapmış.

Bir aslan kamp ateşi yakmış. Prenses Ayşe ve arkadaşı Aslan, diğer aslanlarla birlikte ateşin etrafında toplanmışlar. Hep birlikte elma çaylarını içerlerken, bir yandan atıştırmalıkları yiyor, diğer yandan sohbet ediyorlarmış. Hayallerden, kitaplardan ve oyunlardan konuşmuşlar.

Tepeden dağlara baktıkları zaman Güneş’in batmasına az kaldığını görmüşler. Güneş yavaş yavaş batıya geçiyor, yerini parlak yıldızlarla kocaman bir tepsiye benzeyen Ay’a bırakmaya hazırlanıyormuş. Hayaller Diyarı’nda yaşayan herkes bilirmiş ki, Prenses Ayşe’nin annesi ve babası, Aslan’ı ve Prenses Ayşe’yi güneş batmadan gölün yakınlarındaki evlerinde olmalarını istiyorlarmış.

Prenses Ayşe ve Aslan, o gün tepede tanıştıkları tüm arkadaşlarına veda ederek, tepeden aşağıya inmişler. Ormanın içinde yürürlerken, çok lezzetli görünen mantarların olduğu yere varmışlar. Prenses Ayşe, mantarları toplayarak annesine bir sürpriz yapmak istemiş. Mantarlar annesinin en sevdiği sebzelermiş. Bir çok mantar olduğu için bir sepete ihtiyacı varmış Prenses Ayşe’nin.

“Aslan, annem mantarları çok seviyor. Bu mantarlar da çok lezzetli görünüyor. Ama mantarları toplamak için, bir sepete ihtiyacımız var. Malesef sepetimiz yok.” demiş Prenses Ayşe.

“Etrafa bir bakalım istersen. Belki sepete benzer bir şeyler buluruz.” demiş Aslan, Prenses Ayşe’ye.

Sonra iki arkadaş etrafta sepete benzer bir şeyler aramaya başlamışlar.

Çok güzel iki tane sepete benzer bir şey bulmuşlar.

Sonra Prenses Ayşe ilk mantarı kopartmak için uzandığında bir ses “yapma,” demiş. Prenses Ayşe, dönüp Aslan’a bakmış. Duyduğu ses Aslan’ın sesinden farklıymış. Aslan, Prenses Ayşe’nin neden ona baktığını merak etmiş. “Ne oldu Prenses Ayşe? Neden birden durdun?” diye meraklı bir şekilde sormuş Aslan.

Prenses Ayşe çok şaşırmış. Etrafına bakınmış ama sadece Aslan’ı, ağaçları ve mantarları görmüş. Sesin nereden geldiğini anlayamamış.

“Tam mantarları toplayacaktım ki birden ‘yapma’ diye bir ses duydum. Senin söylediğini zannettim. Etrafta senden başka kimse de yok. Her halde yanıldım. Neyse.” demiş Prenses Ayşe.

“Her halde. Ben bir şey duymadım çünkü.” diye cevap vermiş Aslan.

Prenses Ayşe omuzlarını silkmiş. Aslan’a gülümsedikten sonra tekrar mantarları toplamak için eğilmiş. Tekrar “yapma,” diyen bir ses duymuş. Tekrar etrafına bakınmış, ama Aslan’dan başka kimseyi görememiş Prenses Ayşe.

“Yapma, lütfen bizi kopartma. Biz yaşıyoruz” demiş ses. Prenses Ayşe çok şaşırmış.

“İyi ama, sen kimsin? Neredesin?” diye meraklı bir şekilde sormuş Ayşe.

“Aşağıdayım. Ben toplamak istediğin mantarım. Biz hepimiz canlıyız.” demiş mantar en sonunda.

Prenses Ayşe aşağıya mantarlara bakmış. Küçük bir mantarın hareket ettiğini görmüş. İyice eğilmiş Prenses Ayşe mantarı yakından görebilmek için. Aynı anda Aslan’ı çağırmış Prenses Ayşe. Durumu bir bir anlatmış. Aslan’da bu küçük mantarı merak etmiş. Mantarı görebilmek için o da, Prenses Ayşe ile eğilmiş.

“Merhaba küçük mantar. Ben Prenses Ayşe, bu da arkadaşım Aslan. Biz Hayaller Diyarı’ından geliyoruz. Evimiz ormanın diğer tarafındaki Gölün yakınında. Annem mantarları çok sever. Sizi görünce, toplayıp anneme bir sürpriz yapayım dedim. Ama sizin canlı olduğunuzu bilmiyordum. Kusura bakmayın, ne olur.” demiş Prenses Ayşe.

“Merhaba Prenses Ayşe. Benim adım Şapkalı. Burası, Mantarlar Şehri. Buradaki tüm mantarlar canlı. Çok teşekkürler bizi koparmadığın için. Zaten bizim cinsimiz yenmiyor. Bak buradaki benim kardeşim Pofuduk. Diğer taraftaki de arkadaşım Benekli. Çocuklar bakın yeni arkadaşlarımız Prenses Ayşe ve Aslan. Hayaller Diyarı’ndan geliyorlarmış. Korkacak bir şey yok. ‘Merhaba’ deyin yeni arkadaşlarımıza.” diyerek diğer mantarlara da seslenmiş Şapkalı.

Birden diğer mantarlar da hareket etmeye başlamış. Prenses Ayşe ve Aslan hem çok heyecanlanmışlar, hem de çok şaşırmışlar. Bir çok macera yaşamalarına rağmen, bu zamana kadar hiç canlı mantarlarla karşılaşmamışlar.

“Merhaba, Prenses Ayşe ve Aslan. Benim adım Pofuduk. Mantarlar Şehri’ne hoşgeldiniz.” demiş mantarlardan birisi.

Prenses Ayşe ve Aslan heyecandan gülümsemişler.

“Merhaba, Prenses Ayşe ve Aslan. Benim adım Benekli. Sizlerle tanıştığımdan dolayı çok memnun oldum.” demiş kibarca diğer mantarlardan birisi.

“Merhaba Pofuduk ve Benekli! Biz de sizinle tanıştığımıza çok sevindik. İlk defa konuşan mantarlarla tanışıyoruz. Çok mutluyuz bu yüzden.” demiş Prenses Ayşe.

“Evet. Gerçekten çok sevindik sizinle tanıştığımıza. İlk defa konuşan mantarlar gördüğümüz için çok heyecanlıyız. Buradaki tüm mantarlar canlı mı?” diye sormuş Aslan.

Birden tüm mantarlar hareket etmeye başlamışlar. Aslan ve Prenses Ayşe birbirlerine bakıp gülümsemişler.

Tüm mantarlar hep birlikte;

“Biz küçük mantarlarız,

Her birimiz canlıyız.

Biz küçük mantarlarız,

Mantar Şehri’nde yaşarız.” diye bir şarkı söylemişler. Sonra herkes gülmeye başlamış.

“Sizinle tanıştığımıza çok sevindik. Fakat güneş batmadan önce evde olmamız lazım. Sonra tekrar görüşürüz küçük mantarlar.” demiş Prenses Ayşe.

“Biz de çok sevindik sizinle tanıştığımıza Prenses Ayşe ve Aslan.” demiş Şapkalı.

“Ama lütfen tekrar Mantar Şehri’ne, bizi ziyarete gelin.” diye de eklemiş Şapkalı.

“Tabi ki tekrar sizi ziyarete geliriz. Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.” demiş Prenses Ayşe.

“Hoşçakalın” demiş tüm mantarlar hep bir ağızdan.

Prenses Ayşe ve Aslan yollarına devam etmişler. Bir çok güzel çiçeğin ortasından geçmişler. Prenses Ayşe, çoğu çiçeği koklamak için durmuş. Her birinden farklı farklı kokular yükseliyormuş.

İki arkadaş şarkı söylemeye başlamışlar:

“Biz iki yakın arkadaşız,

Her gün farklı macera yaşarız.

Bazen ormanda, bazen bulutlarda

Hayaller Diyarı’nda

Hayaller kurarız.”

Gölün yakınlarına geldikleri zaman, bir ağlama sesi duymuşlar. İkisi de birden susmuşlar. Etraflarına bakınmışlar. Çınar ağacının altındaki kayalıkların üzerinde oturan boz renginde bir tavşan görmüşler. Küçük tavşan, hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş.

Aslan ve Prenses Ayşe, çınar ağacının altına, bu küçük tavşanın yanına gitmişler.

Küçük tavşan o kadar çok ağlıyormuş ki, yanına gelen Aslan ve Prenses Ayşe’yi farketmemiş bile.

“Merhaba küçük tavşan. Ben Prenses Ayşe ve bu da arkadaşım Aslan. Gölün diğer tarafında, Hayaller Diyarı’nda oturuyoruz. Neden ağlıyorsun küçük tavşan? Sana yardım edebilir miyiz?” diye sormuş Prenses Ayşe.

Küçük tavşan başını kaldırarak Prenses Ayşe’ye ve Aslan’a bakmış. Önce gözyaşlarını silmiş, sonra da burnunu.

Hıçkırarak, “merhaba… Benim adım Bozcan. Ben Tavşanlar Şehri’nde oturuyorum. Bahçede oyun oynuyordum. Birden çok güzel, rengarenk bir kuş gördüm. Kuşu buraya kadar izledim. Ama kuş uçup gitti ve ben de kayboldum. Şimdi evime nasıl gideceğimi bilmiyorum.” deyip ağlamaya devam etmiş küçük tavşan.

“Ağlama Bozcan tavşan, lütfen. Önce yavaş yavaş say, sonra bize evinin yakınlarında olupta hatırladığın yerleri söyle. Evini bulmanda sana yardım edeceğiz.” demiş Prenses Ayşe.

Bozcan “tamam” demiş hıçkırarak yine. Sonra saymaya başlamış. “Bir, iki, üç… Dokuz ve on!”

Prenses Ayşe haklıymış. Bozcan ona kadar saydıktan sonra, biraz daha sakinleşmiş.

“Tavşan Şehri’ne girmeden önce bir papatya bahçesi var. Evimin yakınında da havuç ve marul tarlası var.” demiş Bozcan.

Sonra Bozcan, Aslan ve Prenses Ayşe başlamışlar papatya bahçesi aramaya.

Ormanda ilerlerken bir anne sincap ve iki tane yavru sincap görmüşler. Prenses Ayşe hemen anne sincaba gülümsemiş ve konuşmaya başlamış; “ Merhaba anne sincap. Ben Prenses Ayşe ve bu da arkadaşım Aslan. Hayaller Diyarı’ndan geliyoruz. Evimize dönerken gölün yakınlarında Bozcan tavşanla karşılaştık. Bozcan tavşan kaybolmuş. Tavşanlar Şehri’nde yaşıyormuş. Tavşanlar Şehri’ne girmeden önce bir papatya bahçesi varmış. Onu arıyoruz. Acaba papatya bahçesi gördünüz mü?”

Anne sincap biraz düşündükten sonra cevap vermiş; “Merhaba Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan. Aslında iki gün önce bir papatya bahçesi görmüştüm ama tam olarak yerini hatırlamıyorum. Ama Ulu Meşe Ağacı mutlaka yerini biliyordur. O size yardım edecektir.”

“Peki Ulu Meşe Ağacı’nı nasıl bulabiliriz?” diye sormuş Prenses Ayşe.

“Dümdüz ilerleyin meşe ağaçlarını göreceksiniz. Tam ortada kocaman bir meşe ağacı var. O, Ulu Meşe Ağacı. Ona benim sizi gönderdiğimi söyleyin ve bu meşe ağacı palamudunu gösterin.” diyerek Prenses Ayşe’ye bir meşe palamudu vermiş anne sincap.

“Biran önce yola çıkın. Güneş yavaş yavaş batıya doğru yol almaya başladı.” demiş anne sincap.

“Çok teşekkürler anne sincap. Hoşçakalın” demiş Prenses Ayşe ve yollarına devam etmişler.

Biraz ilerledikten sonra Aslan ve Prenses Ayşe aynı şarkıyı söylemeye başlamışlar yine.

 

“Biz iyi iki arkadaşız,

 Hergün farklı macera yaşarız.

Bazen ormanda, bazen bulutlarda

Hayaller Diyarı’nda

Hayaller kurarız.”

Sonra gülüşmeye başlamışlar.

Bozcan kardeşi, Pamuk ile hergün oynadıkları farklı oyunlardan, annesine ve babasına havuç tarlasında nasıl yardım ettiklerinden bahsetmiş.

Yol boyunca gülüşmüşler. Bozcan kaybolduğunu tamamen unutmuş.

Meşe ağaçlarına varmışlar. Biraz ilerledikten sonra ortada ki koskocaman meşe ağacını görmüşler.

Prenses Ayşe ağacın yanına gider gitmez “Merhaba meşe ağacı. Acaba sen Ulu Meşe Ağacı mısın?” diye sormuş.

Ağaç gülümsemiş. “Evet benim adım Ulu Meşe Ağacı. Siz kimsiniz? Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormuş Ulu Meşe Ağacı.

“Ben Prenses Ayşe, bu da arkadaşım Aslan. Biz Hayaller Diyarı’ndan geliyoruz. Eve dönerken Bozcan tavşanla karşılaştık. Kaybolmuş. Tavşan Şehri’nde yaşıyormuş. Papatya bahçesinden sonraymış Tavşan Şehri. Yolda gelirken anne sincabı gördük. Bize bu meşe palamudunu vererek sana göstermemizi ve bize senin yardım edebileceğini söyledi. Bize yardım eder misin?” diyerek meşe palamudunu Ulu Meşe Ağacı’na göstermiş, Prenses Ayşe.

Ulu Meşe Ağacı gülümsemiş.

“Bir arkadaşım var size yardım edebilecek.” demiş.

Birden dallarını hareket ettirmeye başlamış. Gittikçe hızlanmış Ulu Meşe Ağacı. O kadar güzel bir müzik çıkmaya başlamış dallarından adeta tüm orman büyülenmiş. Orman sessizce bu güzel melodiyi dinlemiş. Bir süre devam ettikten sonra, Ulu Meşe Ağacı durmuş. Dökülen yaprakların arasından ayak sesleri gelmeye başlamış. Herkes merakla, kimin geldiğini görmek için bekliyormuş.

Bir ceylan gelmiş ağaçların arasından. Ulu Meşe Ağacı’nın dallarıyla oluşturduğu müzikle uyumlu bir şekildeymiş bu ceylanın adımları. Bunu gören Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan hayranlıkla izlemişler ceylanı. Ceylan, Ulu Meşe Ağacının yanına gelerek “Merhaba Ulu Meşe Ağacı. Beni çağırdığını duydum. Ben de göl kenarından, koşarak yanına geldim. Sana nasıl yardım edebilirim?” diye sormuş ceylan çok nazik bir şekilde.

“Hoşgeldin, Lekeli. Seni gördüğüme çok sevindim. Bunlar yeni arkadaşlarım Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan. Bozcan, Tavşan Şehri’nde oturuyormuş. Ama kaybolmuş. Aslan ve Prenses Ayşe gölün yakınlarında rastlamışlar Bozcan’a. Buraya kadar ona yardım etmeye gelmişler. Onları önce Tavşan Şehri’ne götürerek Bozcan’ı evine bırakıp, oradan da Aslan ve Prenses Ayşe’yi gölün diğer tarafındaki evlerine bırakabilir misin? Güneş batmadan önce evlerinde olsunlar isterim.” demiş Ulu Meşe Ağacı. Lekeli ceylan, bu üç arkadaşa bakıp gülümsemiş.

Prenses Ayşe, Lekeli ceylanın güzelliğine hayran kalmış.

“Tabi ki Ulu Meşe Ağacı. Hemen yola çıkalım o zaman. Güneş’in batmasına az kaldı.” demiş Lekeli.

Prenses Ayşe, Ulu Meşe Ağacı’na sarılarak teşekkür etmiş. Vedalaşarak yola koyulmuşlar.

Lekeli önde, bizim üç arkadaş arkada hızlı bir şekilde yürüyormuş. Prenses Ayşe, Lekeli’nin yanına giderek, “Lekeli, acaba Ulu Meşe Ağacı ile nasıl tanıştınız. Seni çağırırken dallarıyla yaptığı müzik muhteşemdi. Sen nasıl anladın seni çağırdığını?” diye meraklı bir şekilde sormuş.

Lekeli, Prenses Ayşe’nin merakını ve heyecanını anlayarak gülümsemiş.

“Bu bizim müziğimiz. Her ne zaman birbirimize ihtiyacımız olursa o bu müziği yapar, ben de sesimi kullanarak şarkı söylerim. Her zaman birbirimizin yardımına koşarız. Tabi ki o gelemez ama başka arkadaşlarını yollar bana yardım etmek için. Nasıl tanıştığımıza gelirsek; ben küçük bir yavruyken annemle birlikte sık sık Ulu Meşe Ağacı’nın yanına gelirdik. Annem ne zaman birisiyle konuşmak istese, bu kişi her zaman Ulu Meşe Ağacı olurdu. Bir gün Hayaller Diyarı’nın dışında yaşayan insanlar geldi ormana. Annemle oyun oynuyorduk. Birden gürültülü bir şey patladı. Annemle koşmaya başladık. Arkamızda bu insanlar vardı. Bizim peşimizden koşuyorlardı. Annem beni Ulu Meşe Ağacı’nın yanına getirdi ve oradan ayrılmamamı söyledi. Ondan sonra koşarak uzaklaştı. Bir daha da geri gelmedi. Ben Ulu Meşe Ağacı’nın yanında büyüdüm. Bana çok yardım etti ve bana bir çok şeyi o öğretti. O yüzden ne zaman birbirimize ihtiyacımız olsa bu müzikle birbirimize haber vermeye başladık.” demiş Lekeli. Bunları duyan Prenses Ayşe hem çok üzülmüş, hem de Lekeli’nin yalnız kalmadığı için çok sevinmiş.

Biraz daha yürüdükten sonra papatya bahçesini görmüşler. Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan çok sevinmişler. Öyleki birbirlerine sarılıp dans etmeye başlamışlar.

Ama aynı anda güneşin rengini yavaş yavaş turuncuya dönüştüğünü görmüşler.

Aceleyle koşarak havuç ve marul tarlasını bulmuşlar. Bozcan, artık evinin nerede olduğunu hatırlamaya başlamış ve koşarak bahçeden içeriye girmiş. Kardeşi Pamuk ve Anne Tavşan onu dört gözle bekliyormuş. Bozcan’ı görünce koşup sarılmışlar.

Lekeli gitmeleri gerektiğini hatırlattığı için Prenses Ayşe ve Aslan, pek uzun kalamamışlar ama Bozcan’la vedalaşmışlar. Bozcan’ın annesi üçüne de havuçlarla dolu, üç tane sepet vermiş ve Bozcan’ı eve getirdikleri için her birisine çok teşekkür etmiş.

Vedalaştıktan sonra, Lekeli, Aslan ve Prenses Ayşe eve dönmek için yola devam etmişler. Ama bu sefer daha da hızlı bir şekilde yürüyorlar, hatta bazen koşuyorlarmış. Güneşte turuncudan, kırmızıya dönmeye başlamış. Eve gidiş yollarında bir çok güzel kuş ve çiçek görmüşler. Hepsine hayran kalmışlar. Lekeli, Prenses Ayşe’yi ve Aslan’ı evlerine getirmiş. Prenses Ayşe, Lekeli’ye o kadar sıkı sarılmış ki zavallı Lekeli, bir ara nefes bile alamamış. Hepsi gülüşmüşler.

“Sana çok ama çok teşekkür ederim Lekeli. Bugün seninle tanıştığıma çok sevindim. Seni tekrar görebilir miyim?” diye sormuş Prenses Ayşe.

Aslan da, “gerçekten çok teşekkür ederiz Lekeli. Sen olmasaydın asla zamanında eve gelemezdik!” diye eklemiş.

Lekeli gülümsemiş. “Ne zaman bana ihtiyacınız olsa ‘Lekeli’ diye bağırmanız yeterli. Ben kulaklarımla duyacak mesafeden uzak olsam bile, sizlerin sesini yüreğimle duyacağım.” diyerek veda etmiş Lekeli. Aslan ve Prenses Ayşe, Lekeli’nin arkasından el sallamışlar ve evden içeriye girmişler.

Prenses Ayşe’nin annesi sofrayı hazırlıyormuş. Yemekte mantar sote varmış. Ayşe ve kedisi birbirlerine bakarak gülümsemişler. Neyseki arkadaşları Şapkalı’nın ‘bizim türümüz yenmez!’ dediğini hatırlamışlar. Ayşe rahat bir nefes almış. Aslan da Ayşe’ye göz kırpmış.

Sofraya oturdukları zaman Ayşe, annesine, babasına ve üç küçük kardeşine başlarından geçen macerayı anlatmış. “Bahçede bir çok macera yaşamışa benziyorsunuz Ayşe!” demiş babası Ayşe’nin. “Yorucu bir güne benziyor. Kim ballı kurabiye ister?” diye sormuş Ayşe’nin annesi. Ayşe ve kedisi Aslan birbirlerine bakışmışlar. Herkes uzun bir süre gülüşmüş.

Burası Hayaller Diyarı! Kim bilir, Prenses Ayşe ve Aslan belki sizinle de bir macera yaşamaya gelir. Unutmayın! Hayaller Diyarı’nda sadece hayal etmeniz yeterli! Maceraların başlangıcıdır hayaller.