Hepsi Senin mi?

20190916_0816097506145260666472389.jpg

Hayır Tarkan’ın “kız hepsi senin mi?” şarkısından alıntı yapmıyorum.

Lise dönemlerinde atılan ucuz, kalitesiz laflardan biriydi önce. Çok da banel, yaratıcılıktan uzak, tek düze odun adamların attığı bir laftı. Ata ata bu lafı mı attın diye sorsak haklı çıkar, adamı yerin dibine gömer gömer durdurduk. Ama o dönemler çoktan bitti gitti.

Bu sorunun şimdiki modası ikiden fazla çoçuğu olana yöneltmek.

Çarşıda, pazarda, hastanede, markette, okulda… kısacası halka açık alanlarda rastlanmakta bu soruya. Moda soru bu, acaip yükselişte.

Benim en çok duyduğum soru. Özellikle parmakta yüzük de yoksa, hoşgeldiniz cümbüşe. Madem ayrılacaktın niye bu kadar çocuk yaptın sorusu da revaçta bu aralar. Çünkü ben geleceği görebiliyordum da, olsun dedim. Yapayım yine 4 çocuk ne olur ne olmaz. Şaka maka zor da olsa iyi ki yapmışım 4’ünü de.

Mesela kimse bana ismimi sormaz. Napsınlar benim ismimi. Önce meraklarını gidermek için “hepsi senin/sizin mi?” sorusu ok misali gelir. Çünkü dört çocuk, bu dünyaya ait bir eylem değildir. Soyu tükenmiş dodo kuşunu görseler bile, daha az ilgi çekicidir bu. Evet sen sayın okuyucu, hemen Google amcaya “dodo”yu arattırdığını biliyorum. 3-4 sene önce ben de bilmiyordum çocuk kitapları sağolsun.

Neyse “hepsi senin mi?” Sorusuna vermek istediğim milyon tane cevap var benim.

“Napıyım, bir alana bir bedava kampanyası vardı, yararlanalım dedik. Aslında iki tanesi eşantiyon.”

“Doğurup, doğurup bırakıyorlar yanıma. Çocuklarınızı pistten alın lütfen”

Çok klasik olacak ama “yarısını komşudan aldım”

“O kadar mikemmel anneyim ki bir de yetmez üç tane, üç de yetmez dört tane yaptım.”

“Çıraklık, kalfalık, ustalık derken baktım süper oluyor bunlar ben de profesyonellik eserimle sahalara veda ettim”

“Çünkü dünyanın benim gibi abidelere ihtiyacı vardı, ben de küçük benler yaptım”

Liste uzar da gider.

Arkadaşım niye yani uzaydan gelmişim gibi davranıyorsun ki? Bizim jenerasyon öncemizde durum pek farklı değildi ki. Bilen bilmeyen herkesin bir söyleyecek şeyi vardır çocuk sayısına. Bir tane olan da, kitaplık laflar duyar, 4 tane olan da.

Hayır ne yani herkes aileden sorumlu bakan mı olmuş da haberimiz yok?

Kilolardan da anlaşılacağı gibi evet sevgili halkım “hepsi benim” hem kilolar, hem bebeler.

E peki hepsi sizin mi?

Dünden Daha İyi

Evriliyor insan. Her ne kadar farkına varmasak da her gün, bir öncekinin daha iyi versiyonu oluyoruz. Güzellik açısından değil kastım ki, bence o konuda da durum bu. Her gün olgunlaşıp daha bir guzellesiyoruz içten de, dıştan da. Mesela fondetan kullanmıyorum artık. İhtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Az da olsalar çillerimle mutluyum. Başka kalıplara girmiyorum artık. Moda diye bir şeyi yapmıyorum. Seviyorsam, kendime yakistiriyorsam moda o benim için.
Eskisi gibi yazamıyorum. Bu zamansizlikla alakalı da olsa, yazmadığım için rahatsız hissediyorum. Çiçeklere şu vermedigimizde ölmesinden korktuğumuz gibi, yazmaya yazmaya ruhumu susuz bırakıp ölmesinden korkuyorum. Ama o gücü de bulamıyorum.
Eskisi gibi planlı olmanın ilacım olduğunu biliyorum. Ama cesaretim yok.
Sporu bıraktığım için 6 kilo aldım mesela. Sporun, dikkatin bana iyi geleceğini biliyorum.
Dünkü benden daha iyiyim. Bütün bu plansizliklara rağmen. Başlıyorum bugün. Yarın başlamak, geç oluyor her şey için. Bazen de o yarın gelmiyor. Başlayacağınız şeye bugün başlayın. Yarın iyi olmaya çalışmak yerine bugün dünden nasıl daha iyi olurum diye uğraşın.

Emin olun ki bu dünyaya bir defa geliyorsunuz. Ve başka bir siz yok!!!

Herkesi sevmek kolay da en mühimi kendini sevmeyi başarabilmek.

Kendinizi sevin.

Başka birisi tarafından sevilmeyi beklemek yerine, siz kendiniz kendinizi sevin. Kucaklayın, bir aynanın karşısına geçip o başkalarından duymak istediğiniz sözcükleri kendiniz söyleyin.

“Bugün çok güzelsin!”

“Saçların çok yakışmış”

“Şu güzelliğe bak!”

Vb.

Unutmayın ki güzellik sizin duygularınızın yansımasıdır.

Neden bir aşıkken daha güzeldir?

Sevildiğinden dolayı. Hissettiklerinden dolayı.

Aşık olsanız da olmasanızda kendinizi sevin…

Kertenkeleleri Yok Edin

20191118_1710165500951308864261787.jpg

Çok güzel bir hayatınız vardır. Çok mutlusunuzdur. Çocuklarınız, eşiniz etrafınızdadır. Bundan daha güzel şey olabilir mi? Herkes mutluluk abidesidir. Ve bir gün BUMMM!
Aslında bunların hepsi belki de birer yalandır. Kendinizi bir şekilde kandırdığınız küçük küçük oyunlardır. Kendiniz yazarsınız, kendiniz oynarsınız ve maalesef bu olanların gerçekliğine kendiniz bile inanırsınız. Bu olanlar bir var olup, birden yok olmuşlardır. Ama siz hala varmış gibi davranıp, etrafınıza da öyle göstermeye çalışmışsınızdır. Var olan bir şeyler de olmuştur ama. Çocuklarınız! Onlara olan sevginiz, size olan sevgileri… Bunlar gerçektir mesela. Ama diğer yandan da tek başına bir evliliğe devam etmeye yetmemiştir tek başlarına.
Aslında bunlar dev gibidir. Ejderhalarla bile dövüşebilirsiniz bu sevginin yüzü suyu hürmetine. Ama bazen küçücük bir kertenkele gelir sizi yutmaya çalışır. Yavaş yavaş… Önce kulaklarınızı yutar, etrafınıza kulak tıkarsınız. Size bir şeyleri göstermek isteyenleri duymayıverirsiniz.
Sonra gözlerinizi teker teker yutar bu küçük kertenkele. Göremezsiniz. Hataları, olacakları, sevdiklerinizi, sizi sevenleri, en önemlisi de önünüzü! İşte kötüdür bu durum. İçiniz acır. Canınız gerçekten yanar da, bir şeyler yapmaya mecaliniz kalmamıştır. Kulaklarınız da gitmiştir, sesleri duyamazsınız. Kendi yardım çığlıklarınızı bile duyamazsınız. Olmaz. Çığlık çığlığa da olsanız, bağırmaktan ciğerlerinizde nefes bile kalmasa duymazsınız. Duyuramazsınız sesinizi de…
İşte kertenkele yavaşça kalbinizi ele geçirir. Sevgi gitmiştir. Ses gitmiştir. Görüntü gitmiştir.
Silüetiniz silikleşmeye başlamıştır. Ya mutlu olduğunuz yalanıyla böyle ilerleyecek, içten içe yok olacaksınız sahte gülüşler saçacaksınız etrafa, ya da o yıkık halinizle ayağa kalkacaksınız. Kaç defa düşseniz de toparlanacaksınız. Yavaş yavaş!
Ama kalkacaksınız. Her düştüğünüzde biraz daha toparlanıp ayağa biraz daha sağlam basacaksınız. Çünkü kertenkeleyi öldürmüşsünüzdür. Size zarar veremeyecektir artık.
Mutluluk oyunu yoktur artık.
Gerçekten mutlu olmayı öğreneceksinizdir. Siz ve o ejderhalara direnmenizi sağlayan çocuklarınız ve sevgileriniz. Aslında sevginin her gücüyle kendinizi biraz daha tanıyacaksınız. Biraz daha dudaklarınız istemsizce kıvrılacak. Belki yıllar sonra içinizden gelerek kahkahalar atacaksınız. Sesiniz gür çıkacak. Kendi sesinizi duyacak ve şaşıracaksınız. O an anlayacaksınız ki, kaybettiğiniz kulaklarınız çıkmaya başlamıştır. Yakında gözleriniz de çıkacak ve etrafınızı göreceksinizdir.
En sonunda da kalbiniz büyüyecektir. Küçük bir tohum gibi. Yeşerecek, yepyeni bir siz olacaksınızdır. Etrafınızdaki sevgileri göreceksiniz. Sevgi neydi anlayacaksınız!

Siz yeter ki, kendinizin farkına varın. Kertenkele kalbinize inmeden yok edin onu!
Acıyacak ama değecek!

Yeni bir biz

Burada en son yazdığım zamandan beri hayatımızda bir çok şey değişti. Buraya ilk yazmaya başladığımda daha yeni üç çocuklu evden çalışan bir anneydim.

Evde eğitim yapıyor, büyüdüğüm şehir olan İstanbul’da yaşayıp, üç çocuk haricinde toplumun “normal” saydığı formda bir aileydik. O normalliğin içinde kimseyle paylaşamadığım anormalliklerle doluydum.

Derken Güneydeoğu’nun bir şehrine taşındık. Bir çok şey yaşadık. Bir çok iyi şey de öğrendim. Bir çok travmadan da geçtim, duyduğum bir çok travmatik yaşam hikayelerinden sonra.

Sonra 4 oldu çocuklar. Güneydoğunun başka bir ili olan Mardin’e geldik. “Ben bir sene sonra dönerim Istanbul’a” kafasındaydım. Kaçmak istediğim şey bu şehir değildi aslında. Değişen düzenimin içinde oyalanırken sorunlarımdan kaçabilirim düşüncesiydi. Olmadı. Ne ben taşınabildim, ne.de ertelediğim sorunlarımdan kaçabildim. En sonunda önceden olması gereken şey olup, sorunlarımı çözümlendirdim. Boşandım. Hem de tek başıma yaşadığım yabancı bir şehirde. Bambaşka bir kültürün içinde.

Bir de 0 nafaka olduğu için, evden çalışmayı bırakıp, tam zamanlı bir işe başladım.

Aynı anda hem yaşadığım şehirde bir yabancı yalnız kadın, hem bekar bir 4 çocuk annesi, hem de tam zamanlı çalışan bir anne haline geldim. Bir sürü yeni sıfatlar. Bozdur bozdur harca.

Her şeye tek yetişme konusunda pek değişen bir şey olmadı.

Ailem 4 çocuk ve benden ibaret artık.

Çalışıp o yorgunluğun arasında, ödev yaptırma seansları da girince çocuklarla geçirdiğim zaman çok çok aza indi. Yanımda oldukları halde çok çok özlüyorum. Ama hallediyoruz. Bir çok yeni yazıların başlangıcı bu yazı.

Artık yazdıklarım tamamen yeni bize ait olacak.

En kısa zamanda görüşmek üzere…

8 sene Katlanarak çoğalan Sevgi

img-20180501-wa0017-556861820.jpg

Tam tamına 8 sene oldu anneler gününü anne olarak kutlayalı. 8 sene, 4 küçük çocuk ve kahkalara sığdıramadığımız güzel anılarımız.

Bu sekiz senede ilkleri tattım hep. İlk canımdan çıkan can, ilk göğsümden inen süt, ilk ameliyatım, ilk küçücük bir insana duyduğum dünyalara, yüreğime sığdıramadığım koskocaman sevgi, ilk kaygılarımın da sevgim kadar büyümesi, geceleri paranoya olup “acaba nefes alıyor mu?” diye sayısız kalkıp inip çıkan küçücük göğüslerini izleyişim… Ufacıcık bir kelimenin beni bulutların üzerine çıkarışı ve gözlerimdeki musluğu açabildiği, ve bir başkası düştüğünde benim canımın daha fazla yanabileceğini keşfettim ben.

O kadar çok şey öğrendim ki, sanki bu yaşadıklarım 8 senelik bir zaman diliminde değil de koskocaman bir hayatmış gibi geliyor. Ondan öncem masalmış gibi.

İlkten sonra korktum önce. Acaba her şey aynı olabilir mi? Acaba bir kalpte ikisi yaşabilir mi diye? Acaba birini, diğerinden az sevebilir miyim diye?

Sonra da korkularımın ne kadar da yersiz olduğunu anladım hemen. Öyle azalmıyormuş da, daha da artıyormuş her defasında. Aslında bu sadece vücudunda büyütmeyle de olmuyormuş. Kalbinde büyütmen yeterliymiş. Kalbin parçalara bölünmüyormuş. Her bir can da katlanarak büyüyormuş bu. Büyüyüp de sığamıyormuş bir yerlere.

Şimdi 5 dolu dolu yürek olmuş içimde. 4’ü yanımda da bir tanesi uzaklarda. Ama yine kalbimin içinde.

Belki daha da artar bu yüreklerim. Belki vücudumda değil de yüreğim de büyüteceğim, bir can olur bu sefer ama bu sefer sıkı sıkıya sarılır, kimselere bırakmam.

Ah anne, çok çok iyi anlıyorum şimdi seni, kendi serüvenim de, kendi yüreğim de büyüttüklerimle. Doğrularımla, yanlışlarımla. Tamamen bana ait. Yaptıklarımla, yapamadıklarımla.

İyi ki bu serüvene adım atmışım.

Fiziksel ve ya kalben anneler iyi ki varsiniz.

İki Orta Şekerli Kahve


Aylardan Eylül. Mevsimi ise hiç sorma… Güneş hala tepede. Aydınlatıyor, ısıtıyor her tarafı da bir benim içimi ısıtmaya yetmiyor. Sen gittin gideli Leyla, buralar hep kış, buralar hep soğuk. İnanır mısın, Ağustos’ta bile içim buz tuttu. Hep üşüdüm. Arkadaşların ağzına sakız oldum. Hem de damlalısından. Çiğnedikçe çiğnediler… Delirdiğimi zannettiler. Kahvede, mahallede arkamdan konuşuyorlarmış. Duyunca sadece güldüm. Kızamadım ki onlara.  Açıklayamadım ki hiçbir şey. Gerçi açıklasam da nereden bilecekler ki seni, senin o eşsiz sevgini be Leylam?

Yapraklar sararmaya başlamış her yerde de, benim gönlümün ağacı çoktan kurudu be Leyla. Sen gittin gideli ne suyum var, ne havam. Az biraz oksijenim vardı yaşlı ciğerlerimde o da seninle beraber, bende olan her şeyi de alıp, kasıp kavurarak götürdü. Sen gittin ya bir fırtına çıktı önce, düştüm kalktım, düştüm kalktım. Her düştüğümde “lütfen bitsin artık, Leyla’ma gideyim!” dedim. Ama ya beni bu halde görseydin Leyla? Kahrolmaz mıydın? O yüzden toparladım hep kendimi Leyla. Toparladım ki, benimle yine gurur duy diye.

 Bazen gizlice ağlardım koynunda Leyla. Arada da küçük çocuklar gibi burnumu çekince anlardın ağladığımı. 

“Yapma be Mehmet, sen yapma. Beni daha da acılar içine sokma. Bilmez misin çaresizliğimi, sana olan sevgimi, Seni arkamda, boynu bükük bırakmanın ne acı olduğunu? Acıma daha da acı katma.” derdin hemen. ‘Ah be Leyla. Gitmek zor ama sensizlik daha da zor be gamzelim.’ diye geçirirdim içimden de, sana bir şey diyemezdim daha da üzülme diye. 

“Tamam yoldaşım, tamam gözümün bebeği” der arkasından da, sen uyuduktan sonra bir bardak su içer, hıçkıra hıçkıra ağlardım. Sırf sen duymayasın diye gizlice bahçeye çıkar, Eskişehir’in o ayazında saatlerce oturur,  bir gökyüzüne yıldızlara, bir de uyuduğun yatakodamızın penceresine bakardım. Bir kez daha ağlardım. 

Çok da geçmedi zaten üstünden sevdiğim, beni bırakıp yıldızlara karışmanın. Şimdi yine bahçedeyim. Sana bakıyorum, yani gökyüzüne. 

“Hadi Allah’ım” diyorum. “Beni de alsana yıldızların arasına. En azından Leylam’ın yanına. Yaş zaten erdi kemale. Bir de ruhum erse Leyla’ma!”

Her gece böyle ediyorum ben duamı Leylam.

Bir de iki tane orta şekerli kahve yapıyorum, eskisi gibi Leyla. Ama bir farkla. Sana kavuşana kadar senin yerine de içiyorum kahveyi. 

Sana gelmek için gün sayıyorum be Leylam!

Biz de Çocuktuk

Çocuklarla yetişkinler o kadar farklılar ki, bir birlerinin zıttı. Sanki bir dönem çocuk olmamışız edasıyla dolanıp, büyüklük taslıyoruz oraya buraya. Koca koca parmaklarımızı sallıyoruz hatta olur olmaz çocukluk şeylere. 

Halbuki ne kadar kolay çocuklar için mutlu olmak. Küçük küçük şeylere dakikalarca gülebiliyorlar. En üzgün zamanlarında, küçük bir sürprizle ya da sabunlu suyla yapılan baloncukla birden somurtan o küçücük, güzelim yüzleri birden yırtılacakmış kadar genişler ve o kahkaha sesleri, ne kadar yorgun olursanız olun size büsbütün bir enerji veriyor. İyi ki diyorsunuz, iyi ki varlar…

Ama çoğu zamanda, bizden küçük oldukları için bir patronluk taslıyoruz onlara. Koşma, yapma, etme, buraya gel, onu ye, bunu giy, öyle davran, tırmanma, sus, ağlama… bu liste uzar gider ucunu yakalayamayız. 

Çocuk bu arkadaşım! Koşacak, bağaracak, tırmanacak. Biz insan yetiştiriyoruz, kafeste kuş beslemiyoruz.

Malesef hepimiz yapıyoruz bunları. Ben de, sen de o da.

Ne zaman içimizdeki çocuk öldü? E biz de çocuktuk. Evet şimdiki nesilden biraz da olsa farklıydık. Ama biz de çocuktuk. Küçücük baloncuklarla mutlu olan biz, şimdi mutlu olmak için dünyaca şeye ihtiyaç duyuyoruz. Baloncuğun yerini markalar, sıfatlara değişir olduk. 

Ne zaman çocuklara kızmaya kalksak, 5 saniye de olsa içimizdeki çocuğu devreye sokalım ve çocuklar gibi düşünmeye çabalayalım. Bak o zaman çoğu sorun hallolacak.

Bu arada küçük prensi mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Tekrar çocuk olmamız için iyi bir rehber.

Keşkeler ve İyikiler

  
Bu ikisi her ne kadar da zıt olsa, birbirini tamamlayan iki kardeş edasıyla dolaşıp dururlar.

Hayatta keşkesiz ve iyikisiz bir durum değerlendirmesi yok. Bende de çok var onlardan. Keşkelerim ve iyikilerim. Beni tamamlarlar. Beni ben yaparlar. Bazen bir diken olurlar, batan parmağımızdan çıkartmaya çalıştığımızda daha da derine kaçarlar. Canımızı daha da yakarlar. Ama kimsenin bize öğretemedikleri dersleri öğretmekle birebirdirler. 

Bir de madalyonun diğer bir yüzü var. Bu iyikilerimiz. Bizi daha da umutlandırırlar. Bir nevi teşviktir, kamçıdır önümüzde. Kelebek misalidir. Düşündüğümüzde içimizde pır pır uçar. Bir de tırtıllık dönemi vardır bu iyikilerin. Önce pek değersiz gibi durur ve sonradan rengarenk güzel bir kelebeğe döner. Güzel sonuçlar doğurur yani.

Başka bir durum vardır ikisini de aynı şey için söylediğin. Farklı sonuçlar olsaydı ne yapardın bilemediğin.

Bir yıl oldu. Hope ve Noah’yı kaybedeli koskoca bir sene. Bu bir senede onları düşünmediğim bir saat bile yok. Tüm hücrelerim hala yakarıyor. Tanımadığım çocuklarıma karşı hiç bitmeyen bir garip özlemim var. Keşkelerle dolu bir anı. Gözyaşım olmadan düşünmediğim zor zamanım var benim. Abarttığımı Düşünen insanlar var etrafımda, saçmaladığımı düşünen kaç çocuğun var cevabına tereddütle verdiğim cevaplar var benim.

Bir de iyikilerim var. Iki buçuk ay önce kucağıma gelen başka bir yavrum var benim. Tanrı’nın kendimi tamamen kaybetmeme, mecnun olmama izin vermediği için her gün Öpüp kokladığım ayrı bir canım var benim. 

O yüzden iyikilerim ve keşkelerim var benim.

Ya sizin?

Bazen Ara Vermek Lazım

  
Her ne durum olursa olsun bazen ara vermek lazım. İçinde olduğunuz her ne olursa olsun. Bazen işinize bir mola vermek lazım. Bir gün bile iyi gelebilir bu duruma. Verimliliğiniz artacaktır.

Bu üzerinize yapışan, sizin bir parçanız olan sıfatlarınız içinde geçerli. Özne sizsiniz çünkü. Öznesiz bir sıfatın hiç bir anlamı yoktur. Yaptığınız her ne ise siz olmadan, boştur.

Bazen kardeş olmaya ara vermek gerekir. Bir gün tamamen kafa dinleyip tekrar iyi bir abla abiliğe dönüş yaparsınız. Nasıl olsa ömrünüzün sonuna kadar değişmeyecek bir sıfattır bu. Kardeşiniz siz olmadan bir gün gayet iyi idare edebilir. 

Bazen evlat olmaya ara verin. En azından bir gün yada bir saat. Kapatın dünyayla sizi bağlayan elektronik cihazlarınızı. Kendiniz için bir şey yapın. Daha iyi bir evlat olarak geri döneceksiniz emin olun.

Yada bir saatliğine eş olmaktan vazgeçin. Eşinize olan sevginiz daha da artacak, rahat bir nefes alacak ve olaylara farklı gözden bakacaksınız. Hatta eşinizin diş macunu ortadan sıktığı için ettiğiniz kavgalara gülüp geçeceksiniz. Sevdiğin adamla birlikte olduğun için şükür bile edeceksin.

Ya da benim bugün yaptığım gibi Meera’yı alıp zaruri de olsa iki günlüğüne de, yarı zamanlı da olsa anneliğe ara verin. 7/24 çocuklarınızın içinde olunca bazen ne değerli bir iş yaptığınızı unutabiliyorsunuz. Kendinizi ve yaptığınız işi küçümsüyor kendinize haksızlık edebiliyorsunuz. Sadece Çocuklarınızın size ihtiyacı olduğunu zannedip, sizin onlara olan ihtiyacınızı unutabiliyorsunuz. 

Otogarda gördüğünüz küçük bir çocuk sizin burnunuzun direğini sızlatabiliyor. Gözleriniz yaşlarla doluyor. Kalbinizin içindeki kuş uçmak için çırpınıyor. Siz yaptığınız bu işin kutsallığını anlayabiliyorsunuz. Sanki aranızdaki bağın sadece kandan değil de, kalpten olduğunu anlayabiliyorsunuz bu molalarda. 

Iyi de yapıyorsunuz. Enerjinizi toplayın. Tüm sorunları içi boş bir balon haline getirip özgür bırakın. Balonla beraber içinizi boşaltın. 

Neye ara verdiyseniz de, kalbinizdeki yerini iyi düşüncelerle doldurup geri dönün. Benim kocama ve çocuklarıma yapacağım gibi sımsıkı sarılıp onları sevginizle avucunuz açık bir şekilde Hayatınızda tutun. 

“Hiç Zorlanmıyor musun?”

  
Lütuf tek ihtiyacımız olan biraz daha lütuf. Gerçekten kolay değil. Hiç bir şey kolay değil ki bu Dünya’da. Nefes almak bile bir çaba sarfetmeyi gerektiriyor. 

“Hiç zorlanmıyor musun?” Her gün duyduğum soru. Artık belli bir cevap vermeye başladım. 

Sorumlu olduğunuz küçük canlar varken nasıl zorlanmayabilirsiniz ki? 

Küçük bedenler… Küçük yürekler… 

Tepeden tırnağa tüm ihtiyaçlarının karşılanması için gözünüze bakan o küçük gözler.

Koşmanız gereken tuvalet ziyaretleri, kesmeniz gereken 80 küçük tırnak, yıkamanız gereken küçük bedenler… Hergün en az 5 defa doyurmanız gereken küçük gibi gözüken ama oturduğunda bir dürümü bile bitirebilen mideler. 

Her gün zeytinyağı sürmeniz gereken dört küçük beden…

Bunlar sadece fiziksel ihtiyaçların bir kaçı… Ya farklı dört karakterin isteklerini, sevmediklerini öğrenmemiz gereken şeyler için ne kadar çabalamanız gereken zaman ne olacak?

Her gün yeni birşeyler öğretme çabanız… 

Kolay değil hiç birşey. Ama bunları kolaylaştıran önemli şeylerde var.

Yukarıda saydığım tüm o zorlayıcı işleri yaparken yüzünüzdeki tek bir gülümseme bir çok şeyi değiştirecektir. Çocuklarımız yaptığımız şeyleri pek hatırlamazlar ama onları nasıl yaptığımızı hatırlayacaklar. Ben dün bu kararı aldım ve bugün bunu uygulamaya başladım. Etkili bir Yöntem. 

Bugün aşılı, ateşli bir bebekle bunu uyguladım ve oyun oynarken Abbey kız üzerime işedi. Evet yanlış duymadınız. Gülerek işedi kucağıma. Ben sadece gülümsedim ve gidip banyo yaptık beraber 7 dakika içinde.

Gülümsemeler herşeyi kolaylaştırmaya başladı. Mutlu gözler ve sevgi dolu bir ev. Sevgi herşeyi değiştiren unsur. Herşeye değdiğinin bir kanıtı adeta. 

Evet çocukların sevgisi, ama doğru ama yanlış, ama gözyaşı ama kahkalarla geçen güne değen tek kanıttır…

O yüzden diyebileceğim tek şey evet kalabalık bir aileye sahip olmak zor ama Lütuf dolu birşey bizim için.