“Hiç Zorlanmıyor musun?”

  
Lütuf tek ihtiyacımız olan biraz daha lütuf. Gerçekten kolay değil. Hiç bir şey kolay değil ki bu Dünya’da. Nefes almak bile bir çaba sarfetmeyi gerektiriyor. 

“Hiç zorlanmıyor musun?” Her gün duyduğum soru. Artık belli bir cevap vermeye başladım. 

Sorumlu olduğunuz küçük canlar varken nasıl zorlanmayabilirsiniz ki? 

Küçük bedenler… Küçük yürekler… 

Tepeden tırnağa tüm ihtiyaçlarının karşılanması için gözünüze bakan o küçük gözler.

Koşmanız gereken tuvalet ziyaretleri, kesmeniz gereken 80 küçük tırnak, yıkamanız gereken küçük bedenler… Hergün en az 5 defa doyurmanız gereken küçük gibi gözüken ama oturduğunda bir dürümü bile bitirebilen mideler. 

Her gün zeytinyağı sürmeniz gereken dört küçük beden…

Bunlar sadece fiziksel ihtiyaçların bir kaçı… Ya farklı dört karakterin isteklerini, sevmediklerini öğrenmemiz gereken şeyler için ne kadar çabalamanız gereken zaman ne olacak?

Her gün yeni birşeyler öğretme çabanız… 

Kolay değil hiç birşey. Ama bunları kolaylaştıran önemli şeylerde var.

Yukarıda saydığım tüm o zorlayıcı işleri yaparken yüzünüzdeki tek bir gülümseme bir çok şeyi değiştirecektir. Çocuklarımız yaptığımız şeyleri pek hatırlamazlar ama onları nasıl yaptığımızı hatırlayacaklar. Ben dün bu kararı aldım ve bugün bunu uygulamaya başladım. Etkili bir Yöntem. 

Bugün aşılı, ateşli bir bebekle bunu uyguladım ve oyun oynarken Abbey kız üzerime işedi. Evet yanlış duymadınız. Gülerek işedi kucağıma. Ben sadece gülümsedim ve gidip banyo yaptık beraber 7 dakika içinde.

Gülümsemeler herşeyi kolaylaştırmaya başladı. Mutlu gözler ve sevgi dolu bir ev. Sevgi herşeyi değiştiren unsur. Herşeye değdiğinin bir kanıtı adeta. 

Evet çocukların sevgisi, ama doğru ama yanlış, ama gözyaşı ama kahkalarla geçen güne değen tek kanıttır…

O yüzden diyebileceğim tek şey evet kalabalık bir aileye sahip olmak zor ama Lütuf dolu birşey bizim için.

Hayaller Diyarı

  
Hayaller! Küçük bir kızken sürekli hayal kurardım. Bazen çok uçuk hayallerdi bunlar, bazen de çok küçük hayaller. 

Genelde kitaplar beni bu hayal Dünyasına sürükleyen en önemli araçtır. Kitaplar da istediğim karakter olabilme şansım var. İstediğim şeyi yapabilme şansım. 

Her kitap ayrı bir hayal diyarı, ayrı bir macera. Kitabın ilk sayfasında başlar bu maceralarım, son sayfasında son bulur. O yüzden her bir kitap ayrı değer taşır. 

Çünkü gerek okulda, gerek başka ortamlarda bu hayallerimi çok törpülediler. Zaman geçtikçe hayal kurmamaya başladım. Yani büyümeye başladığımı söylediler. Ben de yavaş yavaş hayallerimden vazgeçtim. Sonuçta büyüyordum. Artık Yetişkin bir kadın oldum… Neredeyse hiç hayal kurmuyordum. Ta ki Odelia’yı ilk kucağıma alana dek. O ilk dakikada hayaller kurmaya devam ettim. Sonra tekrar hayaller kurmaya başladım. Çünkü çok önemli bir görevim vardı artık. Hayal kurmayı öğretmek gibi zorlu bir görevdi bu. Bunun için önce benim hayal kurmam gerekliydi. Daha sonra bunu öğretebilirdim. Öyle de oldu. Biraz zaman aldı sesli hayal kurmaya başlamam için tekrar. Zorlu bir dönemdi, sancılı geçmişti. Sonunda yetişkinlerle Zıt düşmek gibi bir sonucu vardı. Belki de arkadaşlıklarımın bazılarını kaybedecektim. Ama olsundu. Ben tekrar eski ben olacaktım. Öyle de oldu.

Şimdi çocuklarımla beraber hayal kuruyoruz. Bazen abartıyoruz, işin suyunu çıkarıyoruz. Ama olsun eğer bir insan hayal kurmaktan vazgeçmişse nefes alamaz hale gelir. Kendisi değil de başkaları olur. Önemli olan tabuları kırmak. Çocuklarıma en büyük öğüdüm şu: hayal kurmaktan asla vazgeçmeyin! Ne olursa olsun, kim ne söylerse söylesin, hep hayal kurun. O gerçeşince daha da büyük hayal kurun!

Benim şimdi üzerine çalıştığım bir hayalim var. Roman yazmak. Çoğu zaman Başkalarını dinledim. Kitabın yarısında hikayeyi silip attım. 

Roman yazmak kim, sen kim diye kendimi çok hırpaladım. Ama en sonunda kararlı bir şekilde yine başladım. Şimdiki hayalim onu tamamlamak. Ya tutar ya tutmaz. Orası hiç belli olmaz.

Çocuklarınıza hayal kurmayı öğretin. Ama önce siz tekrar hayal kurmaya başlayın.

Nasrettin Hocanın göle maya çalması gibi. 

Ya tutarsa?!?

Bir Masal Anlatsam…

  
Odelia, JJ, Abbey, Meera ve bir yerlerde bizi bekleyen ismini bilmediğim çocuğum, size bir masal anlatsam şöyle başlardı…

Bir varmış, bir yokmuş… 

Bir diyar varmış. Bu diyarda herkes mutlu yaşarmış. Hiç bir çocuk açlıktan, savaştan, hastalıktan yada biz yetişkinlerin acımasızlığından ölmezmiş. Bu ülkede tüm çocuklar özgürce koşar, oynarmış. Hiç bir çocuk bir diğerini renginden, dilinden, zenginliğinden yada fakirliğinden dolayı yargılamazmış. Bunları yapanlar da bu diyardan içeriye giremezlermiş. 

Geçen yıl neredeyse hergün şahit olduğumuz o bomba, silah sesleri hiç ama hiç duyulmazmış. Onların yerine kuşlar, köpekler, kediler , koyunların sesleri, gülen çocukların sesleri olurmuş. Ben de dahil hiç bir anne çocuklarına kızmazmış burada.

Hiç bir anne kaygılanmazmış… “Acaba çocuklarımı kötü insanlardan nasıl koruyabilirim?” Diye…

Hiçbir anne, “çocuğumu tacizcilerden, tecavüzcülerden nasıl koruyabilirim?” diye panik atak olmak zorunda kalmazmış.

Televizyon seyretmekten, haber okumaktan korkmazmış kimse. Çünkü o korkunç haberler hiç yokmuş ki bu diyarda. Hiç bir bebek sırf kimliğinden dolayı katledilmezmiş. 

Bu diyara öyle her önüne gelen yetişkini almazlarmış. Çünkü bu diyardaki tüm çocuklar çok önemli, çok özelmiş. O çocukların incinmemesi için elinden gelenin de fazlasını yapıyorlarmış. Kimse kalabalıklardan uzak durmak zorunda kalmazmış. Çünkü orada hain bombalar yokmuş. 

O diyarda sevgiden başka bir şey yokmuş… Kimse kimseyi yargılamazmış dolayisiyla.

İşte çocuklarım sizin için böyle bir diyarı oluşturmayı o kadar isterdim ki, hiç bir şeyi bu kadar istememiştim ömrümde. 

Bu masal. Yetişkinler artık masallara inanmıyorlar. Aslında bu masalın gerçekleşmemesi hep biz Yetişkinler yüzünden… Biz kaçamayız bu dünyadan. Hiç bir şey olmamış gibi duyarsız, vicdansız da olamayız Çocuklarım. Ama mücadele edebiliriz. Bu iğrençlikleri değiştirmek için bir şeyler yapabiliriz. Polyanna değilim. Tüm DÜNYAYI aynı anda değiştiremeyiz ama önce kendimizden, sonra çevremizden başlayabiliriz.

Tek bir şey daha istiyorum sizden çocuklarım: içinizdeki çocuğu asla ve asla öldürmeyin…

Anneniz

Son Sosis

  
Eğri oturup doğru konuşalım. Biraz özeleştiri yazısıdır bu. Uyarmadı demeyin sonra. Hepimizin ipin ucunu kaçırdığımız zamanlar mutlaka olmuştur. Arada pek sağlıklı olmayan yiyecekler içecekler kullandığım da oluyor. Maalesef. David sosis almıştı marketten. Şu en iyi marka olan Maret cinsinden. “A iyi marka zaten canım” deyip bahanem ve kalkanımı hazırlamıştım. İçim hem rahat, hem çok rahatsızdı. Doğal beslenmek isteyip, arada kaçamaklar yapan bir tiptim. Şu son zamanlarda bu kaçamaklar bayağı bir artmıştı. Belki de onca işin arasında işime geliyordu. Bilmiyorum. Kolay olduğu içinde sevinmiyorum diyemezdim. 

Ta ki bugüne kadar. Attan düşmüşe döndüm. Bizim çocukların egzaması artmaya başladı. Bayağı hassas ve kuru ciltleri. Hava faktörüne bağladım. Ama bu akşam çocuklar için o aldığımız meşhur sosisten yaptım. Çocuklar yediler. Buraya kadar herşey iyi. Ama gerçekte öyle değilmiş. Tabakları temizlerken tamamen farklı bir renk gördüm. Pembe lekeler. İçinde ne var bilmiyorum. Bakmaya da cesaretim yok açıkçası. Ama çocuklarıma verdiğim zararı anladım. 

Zararın neresinden dönülürse kârdır misali, David’le radikal bir karar aldık. O sosis bizim son sosisimizdi. Birkaç şeyi de tamamen çıkartmaya karar verdik hayatımızdan. 

Farklılıkları hep beraber göreceğiz.

Yarı Zamanlı Tuvalet Eğitimi

Attachment-1 (2)

Daha önce bahsetmiştim. Bizim Abbey kız, tuvalet eğitimi için kendisine en iyi zamanı seçmiş diye. Evet ben her ne kadar da hazır olmasam bile, bu onun eğitimi ve bu onun için en uygun zaman. Her üç çocuğumda da bu hep böyle oldu. Ben arada yaptığım (çoğu zaman) gibi bazen benim zamanımı çocuklara adapte etmeye çalıştım. Bu tuvalet eğitiminde de aynısı oldu. Sonuç mu?

Elimde bez, önümde kova çocukların gittiği odaları izlerinden takip eder olup, o izleri tek tek temizlemek ve sonunda pes etmek oldu. Çünkü bu çocuklar için uygun zaman değildi.

Çocuklarınızı gözlemlediğiniz zaman, göreceksiniz ki çocuklar kendi çaplarında size zaten mesaj yolluyorlar. Bu evrene yollanan mesajlar gibi değil. Daha basit oluyorlar. Sadece gözlemlemek ve uygulamak kalıyor bize.

Çiş, kaka gibi basit ama hayati mesajlar çoğunlukla. En azından benim çocuklar öyle mesajlar verdiler.

Ödül yöntemini kullanmıyoruz biz. Zaten pek de bir işe yaramıyor hani. Bizim ki daha basit oluyor. Bir adet lazımlığımız, çocuğa çişi yada kakası geldiğinde oraya nasıl oturacağını anlatıyorum. Tabi bunu tatbikata da dönüştürüyoruz. Bazen karşısında maymun da oluyoruz. Olsun. O bu büyük adımı atsın da, biz tüm hayvanlar alemi olmaya da razıyız.

Her yarım saatte çişi yada kakası olup olmadığını sorup, hatırlatmakta yarar var. Çoğu zaman bunun cevabı olumlu oluyor ve siz her lazımlığa denk gelen çiş için kendinizle ve çocuğunuzla gurur duyuyorsunuz. Hatta çığlık çığlığa ilk çişi kutluyorsunuz bile. En azından ben fazla reaksiyon gösterdiğim için öyle yapıyorum. Her çiş beni bir bezden kurtarıyor. Her bezden tasarruf ta, aile bütçesine ciddi bir artı olarak geri dönüyor.

Çocuk çişini yada kakasını yaptıktan sonra tuvalet kağıdıyla tanıştırıyorsunuz. Çok hoşuna gidiyor Abbey’nin. Büyük bir merasimle lazımlığı klozete döküp, şifonu çekerken “güle güle” seanslarımız da en sevdiklerimiz arasında.

Bizim olmazsa olmazlarımız yani.

Yalnız bunun püf noktası var. Bu tuvalet eğitimini tamamlayana kadar çocukları kızdırmamaya bakın. Yoksa bizim Abbey’nin yaptığı gibi, gözünüze baka baka halınızın ortasına işeyiveriyorlar.

Demedi demeyin.

Biz hala yarı zamanlıyız. Yani geceleri hala bez kullananlardanız. Şu anda yorgan, çarşaf yıkama törenleri için çok yorgunum. Ama dört numara doğar doğmaz, yarı zamandan tam zamana doğru bir geçiş çalışmalarımız olacak. Burada da yazacağım.

Demem o ki, çocuğunuz için en uygun zamanı seçsin.

Yanındaki Özlem

  
 Şimdi İstanbul’dayız. Birkaç günlüğüne. Ama bu dönem en zor dönemlerden birisi. Yapacak birçok iş varken, hepimiz hastalandık. Abbey en çok hasta olan. Öyleki enerjisi, gücü herşeyi bitti. Bugün doktora götürdük ve Hamdolsun ki çok önemli birşey çıkmadı ama serum verdi doktor, Abbey kendisini toparlasın diye.

Bu dönemde Abbey çok hassaslaştı. Sadece etrafında beni istemeye başladı. Bu herşeyi daha da zorlaştırdı benim için. Öyleki Babasına aşık bir kız olan Abbey, David’in ve diğer iki büyüklüğün ona dokunmasını bile istemedi. 

Bu akşam ağlıyordu yine. Ne verdiysek olmadı. Susturamadık. ‘Yatmak ister misin?’ diye sorduğumda ‘evet’ dedi. Yatağa yatırdım. Yanına yatmamı işaret etti. Uzandım. Bebeğini Abbey’nin yanına koydum. Abbey bebeği olmadan uyumuyor. Bebeği kenara itti. Sonra ‘bebek, bebek’ demeye başladı. ‘Bebeğini yanına mı koyayım?’ diye sordum sabırlı olmaya çalışarak. ‘Hayır. Ben bebek’ dedi ve bana sarıldı. Sadece iki dakika sonra uyuyakaldı.

Güzel yüzüne baktım. Derin derin nefes alışını izledim. Biraz daha sarıldı boynuma küçücük elleriyle. O kadar sıcacıktı ki kolları, kalbimi ısıttı hemen. Sonra irkildim.

Bu dönemde bana o kadar bağlı olmasının nedeni beni özlediğiymiş. Aynı evin içindeki özlem. Onunla zaman geçirmemi sadece onunla ilgilenmemi istiyormuş. 

Bu hastalık bana bir çok şey öğretti. Herşeyi daha ağırdan almamı mesela.

Tek e tek zaman geçirmem gerektiğini öğrendim çocuklarla. 

Aynı evin içinde de özlenebiliyormuş insan.

Zaman çok hızlı akıp gidiyor. Zamanı durdurun. Bu gün bir daha geri gelmeyecek! 

Çocuklar için Kanguru

Blogumun isminden de anlaşılacağı gibi kangurula bizim için çok önemli. En az bir yaşına kadar tüm bebelerimi kanguruyla taşıdım. Bu hem bana ellerimi kullanma özgürlüğü verdi, hem de çocuklarla Aramızdaki bağı güçlendirdi.

Odelia, kardeşlerini bu şekilde taşıdığımı görünce bebeklerini de aynı yöntemle taşımak istedi. Ona mei tai Tarzı bir kanguru yaptım. Ondan sonra sa beğenenler almak istediler. Harika bir yılbaşı hediyesi bebeleriniz, yiğenleriniz için. 

Çeşitleri aşağıda ve sipariş vermek isteyenler için kısa süreliğine 20₺+kargo.

İletişim için rejoicingmama@aol.com yada kanguruanne instagram hesabından dm atabilirsiniz.

  
    
  

Yarın Kar Yağmazsa?

  
Farkettiğiniz gibi ne zamandan beri sessizdik. Aslında bu zamanda ve hala bayağı yoğunuz. Yeni bir şehire taşınmak o kadar kolay olmuyor. Artık yerleşik hayata da geçmeye karar verdik. Artık medeniyetler şehri olan Mardin’deyiz. Hala yerleşmeye çalışıyoruz. Üç çocuk ve 27 haftalık hamilelikle hiç de kolay olmuyor. Aklınız varsa hamileyken taşınmayın derim. 

Dün sabah bembeyaz bir manzaraya uyandık! Bayağı bir sürprizdi bizim için. Çocuklar dışarıya çıkıp, karda oyun oynamak istediler. Çok kar yoktu kardan adam yapacak kadar, ama karda uzanabilir yada kar topu oynayabilirdik. Şapkalar, eldivenler, atkıların yeri hala sır olduğu için ve yapacak milyon tane iş olduğu için, haddim olmadan çocuklardan fedakarlık yapmalarını istedim, yarın zaten daha fazla kar yağar o zaman dışarıda oynarız diyerek! Dün akşam kar fırtınası vardı. Umutluyduk yani!

Onun yerine bir saat ara verip Noel ağacını kurduk beraber, büyük bir lütufmuş gibi davranarak! Sanki bir saatlik bizimle oyun oynama hakları yokmuş gibi!

  
Sabah bir kalktık ki ortalık günlük güneşlik! Dolayısıyla çocuklarda hayal kırıklığı oldu. Güzel bir kahvaltı hazırladım, kendimi affettirmek için! Ama pek işe yaramadı! Çünkü artık kar yoktu! Verdiğim sözü tutamadım, çocukların en doğal hakkını kendi işlerimiz Yüzünden erteledim. Oyun oynama Hakkı! 

Bir ders daha öğrenmiş oldum: işlerinizi bırakın! Işler için çok zaman var ama çocukların geçen bir günü bir daha gelmiyor. Hergün aynı gibi gözükse de öyle değil!!!

Bugün kar yağabilir! Şansınızı değerlendirin! 

Ya yarın kar yağmazsa?!?

Ya Geç Kalırsak?

  
Herkesin en az bir korkusu vardır ya şu hayattan benim de var. Benim birden fazla korkularım. Ama en büyük korkumu düşününce kalbim sıkışıyor, içim daralıyor ve neredeyse hiç nefes alamıyorum. 

Ben hayatın içinde kaybolmaktan korkuyorum. O kadar çok kolay ki, bazen farkında olmadan yapıveriyorum. Onca işin arasında, onca düşüncenin arasında, hayatın temposuna ayak uydurmaya çalışırken kayboluyorum. Yapmak istediklerim, hayallerim, yaptıklarımdan çok farklı oluyor. Bu sadece beni etkilemiyor. Üç küçük kalpte benimle birlikte kayboluyor bu ağır tempoda. Asıl beni kahreden bu. Kalbimi paramparça yapan, bu küçük kalplerin kırıldığını görmek.

Onlar o kadar nakiller ki, o kadar bencillikten uzaklar ki bazen kalplerinin acıdığını belli bile etmiyorlar. “Biz iyiyiz anne, başka zaman bu hikayeyi anlatırsın” dedikleri zamanlar çoğalmaya ve çoğu zaman bunu görmemeye başlamak asıl beni kıran.

Birlikte kurduğumuz bir çok hayal var bizim. Mesela bir gün bahçeli bir yerde oturup, kendi sebzemizi yiyeceğiz Odelia ile! Sadece sağlıklı şeyler olacak. 

JJ ile tavuklarımızı kovalayacak, yumurtaları toplayacağız. O tavuklardan birisini alıp bir yere oturacak, tavuğa saatlerce sarılacak. Sonra ağaçlara tırmanacak!

Abbey ile koyunlara sarılacağız. Kedileri sıkıca tutup öpeceğiz. 

Meyveleri, sebzeleri, zeytinleri toplayacağız birlikte. Ben Odelia’ya koyun sağmasını öğreteceğim mesela. Sonra hikayeler uyduracağız hep birlikte. Güleceğiz bu hikayelere. 

Sonra hayallerle dolu bu hikayeleri tamamlayacağım ki başka çocuklar da okusun, bizimle birlikte hayaller kursun diye.

Ya çok geç kalırsak bu hayallere?!? En çok Korktuğum şey de çocuklarımın bu hayallere gecikmesi

Çocukların Gözüyle

  
Annelik iyi, güzel ama bazen o kadar zor günler de oluyor ki, “aklımı peynir ekmekle mi yedim de fare gibi üredim” dediğim oluyor kendi kendime! 

“Aaaa! Nasıl bir anne bu? Bir anne böyle mi düşünür?” Dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, ben o biçim bir anneyim. Mükemmel değilim, dünyanın en iyi annesi de değilim ben. Annelik konusunda biraz gerçekçiyim diyelim. 

Hani herkesin ortasında, bebelerden biri yüksek bir şekilde geğirir, ortamdaki herkes döner size bakar. O anda bir devekuşu olup başınızı kuma gömmek istersiniz. Ya da iyi bir restorantta çocuklar sanki çatal ve kaşık hiç icad edilmemiş yada taş devrinden kalma gibi hareket ederler ya, siz de “yer neden yarılmıyor ki içine gireyim” diye düşünen anne seni çok iyi anlıyorum. Çünkü aynılarını ben de hissediyorum. 

  
Bugün öyle bir gündü. Oteldeyiz. Yemek sırasında JJ oğlan, beni çok sinirlendirdi. Öyleki ya sabır çektim yemek boyunca. Derken masanın diğer ucundan adım duyuldu. Kafamı çevirdiğimdeki manzara Dünyamı kararttı. JJ oğlan, iki tatlı tabağı! JJ oğlanın üstü başı yepyeni bir dekorasyon, tatlılar restorant boyunca bir yol haline gelmiş. Öyleki Hansel ve Gretel görseydi bunu, cadıyla bir macera yaşamalarına gerek kalmadan evlerinin yolunu bulurlardı. Yavaşça masadan kalktım, utançtan yüzüm kıpkırmızı bir şekilde. JJ oğlanın yanına gittim. “Ne yaptın sen?” Diyebildim dikkatli bir şekilde. JJ oğlan gözlerime bakıp üzgün bir şekilde “anne, çok özür dilerim. Sana tatlı getiriyordum ama biraz döküldü” dedi!

Bu sefer Gözlerim acı acı yanmaya başladı. Yüzüm tamamen kızardı. Sinirden değil, utançtan! Hayır milletten utandığım için değil, kendimden ve düşüncelerimden utandığım için. 

JJ alıp lavaboya gittim! Başladım ağlamaya! JJ’ye sarıldım. Özür diledim. 

Ben ne düşünürken, JJ ne düşünüyordu. Evet bir çok kaza oluyor ufak tefek. Evet günlerimiz pek te başkalarının düşündüğü gibi geçmiyor. Millet çocuk sayımızı görünce Saçma sapan bir bakış atıyor! Evet pek uslu yada normal bir aile değiliz. Ama değer!

Bir sarılmaları çocukların hepsine değer!

Ben bugün yepyeni bir ders öğrendim bugün: ne olursa olsun önce çocukları dinlemeyi ve daha da gayretli olmayı,  onların gözünden bakmak için dünyaya!

Başkaları mı?!?

Başlarım başkalarının düşüncelerine!!!