BİR AYRILIK, BİR YOKSUZLUK, BİRİ DE ÖLÜM

“Bir kaşları vardı, bir göze anca bu kadar yakışırdı…”

“Oğlum ne kaşmış be anlata anlata bitiremedin mübarek. Herkeste var kaş. Leyla’nın kaşının farkı ne?” dedikten sonra Hasan’ın suratına baktı Hüseyin. Belki bu sefer anlar diye. Şu mecnun halinden çıkar da kendine gelir belki diye. Ortada Leyla kalmadı da, Hasan da yoktu ortada. 5 yıldan beri Hasan yürüyen bir ölüye döndü. Sokakta lamba görür Leyla’nın suratının aydınlığından bahsederdi. Yıldız görür oturur ağlar, Leyla’nın saçının iki yanından sarkan saçlarından bahsetmeye başlardı.

Hem kendisine haram olurdu günler, hem de çevresindeki herkese haram ederdi. Millet Leyla isminden bıkmıştı artık. Kahvede, sokakta, evde, haftada bir gittikleri Birol abinin yerinde yer gök durur, kimsenin derdi kalmaz bir tek Leyla’nın güzelliğini dinlerlerdi. Hasan’ın amcasının oğlu Hüseyin hariç kimse de görmemişti Leyla’yı. Ama Hasan öyle bir anlatırdı ki millet olur ya tesadüfen sokakta görse Leyla’yı kırk yıllık ahbabı gibi tanıyacak hale gelmişti. Kadınlar, kızlar kocalarından sevdiklerinden şikayet edecek olsa “Bir Hasan kadar olamadın. Bak Hasan’a bir ay tanıdığı Leyla’yı yere göğe sığdıramıyor” derdi.

“Sen ne bakıyorsun Hasan’a. Iyice mecnun oldu o. Eskişehir’in ayazında bile sokakta avare avare dolaşır o” diye konuyu kapatmaya çalışırlardı. Çoğu zaman da başarırlardı. Doğruluk payları vardı. Iyice kafayı yemiş gibiydi Hasan. Avare avare dolaşırdı. Ayaz mayaz dinlemeden.

Herkes Leyla’yı tanırdı Hasan’ın anlattığı kadar Ama kimse Leyla’nın imkansızlığını bilmezdi. Ne oldu, Hasan niye böyle mecnunlaştı kimse anlamazdı?

Hasan civar köyleri dolaşır, düğünlerde bağlama çalıp şarkı söylerdi. Yanık sesi bayağı bir iyiydi. Düğündeki kızlar, düğün boyunca Hasan’ı gösterip gülüşüp dururlardı. Hasan da daha bir keyifle çalar söylerdi.

Leyla’yı da böyle bir köy düğününde görmüştü. Simsiyah saçları gevşek örgülüydü ve iki yanında birer tutam saç çıkmış, yüzüne dökülmüştü. Gözleri ne kocaman, ne küçücüktü. Ama bir çok hikaye vardı gözlerinde Leyla’nın her hâlinden belliydi. Bir çok şey yaşamıştı. Olsa olsa 24-25 yaşlarındaydı. Fazlası imkansızdı.

Hemen Neşet Ertaş’ın Zülüf dökülmüş yüze türküsünü söylemeye başladı Hasan. Hüseyin olup biteni anlamaya çalıştı. Hasan düğünlerde bu türküyü çok nadir söylerdi çünkü. Hasan’ın baktığı yere çevirince o da gördü Leyla’yı.

“Kızı etkilemeye çalışıyor çakal” diye güldü Hüseyin olacaklardan habersiz.

Leyla’nın yanağından iki damla yaş süzülürken Hasan’a bakıyordu hala. Hasan olanı biteni anlamadan gülümseyerek türküyü söylüyordu hala.

Leyla kalkıp gitti.

“Kaçırdın len kızı” dedi Hüseyin. Elindeki suyu Hasan’a uzatırken.

Hasan da farkındaydı da kalkamıyordu ki yerinden. Bir kalksa kızın ardında koşacak, belki de numarasını bile alacaktı. Ama kız gitmişti.

Yarım saat sonra bir 15 dakika için ara verdi Hasan. Hüseyin’le konuşurken Leyla’nın geri geldiğini gördü. Leyla’yı biraz gözlemledikten sonra yanına gidip su istedi. Belli ki düğün sahiplerinin bir akrabasıydı Leyla, oraya buraya koşuşturup duruyordu.

Konuşmaya başladı Leyla ile. Komik çocuktu Hasan çok da konuşkandı, ama yok olmuyordu dili tutulmuştu konuşamıyordu. Kız da çok gergindi. Konuşurken etrafa bakınıp duruyordu. Toparlandı Hasan, eline kağıt sıkıştırdı Leyla’nın.

Çok güzelsin yazıp, numarasını yazmıştı Hasan.

Düğün bitti Leyla’yı gitmeden bir kez daha izledi Hasan. Leyla da farkındaydı ama bir türlü bakamıyordu Hasan’a. Baksa herşeyi görür müydü acaba Hasan?

Hasan her gün telefon bekledi. Belki arar Leyla diye. Ne arayan ne soran vardı. Belki de beğenmemişti Hasan’ı. Belki de birisini seviyordu Leyla kim bilir.

1 ay sonra aynı köyde başka bir düğün daha vardı. Bu sefer koşa koşa gitti Hasan. Belki Leyla’yı da görürdü, Leyla’nın köyüydü sonuçta. Herkes vardı da bir Leyla yoktu düğünde. Düğün sahibi acayip neşeliydi. 50 yaşlarında bir adamdı. Gelin yoktu ortada daha.

Kim bilir kim diye düşündü Hasan.

Çok konuşmayı seven köylülerden biri başladı anlatmaya. Kız güzelmiş de çok bahtsızmış. Ikinci evliliğiymiş bu.

Ilki 3 çocuktan sonra çekip gitmiş Fransa’ya. Haber salmış. “Ben buralı birisiyle evlendim, beklemeyin beni artık” diye. Kızcağız beklemiş babasının evinde 3 çoçuğuyla 3 sene.

En sonunda babası kızı zorla bu 20 yaş büyük adamla tekrardan evlendirmeye karar vermiş. Kız daha 27 yaşındaymış.

Adamın da 5 çocuğu varmış. En küçüğü kızdan 10 yaş küçükmüş. İşin gerçeği adam evi çekip çevirecek birini arıyormuş. Bu kızdan beklentisi buymuş.

Yazık kıza diye düşündü Hasan. Bahtsızmış garibim dedi içinden.

Derken gelin geldi düğün yerine. Hasan gayrı ihtiyarı gördü gelini. Yine bir örük saçında. Iki yanina düşmüş saçlar. Hem söyleyip, hem ağlamaya başlamış Hasan. O gün en acıklı türküleri okumuş.

Bir o ağlamış, bir Leyla. En sonunda da Zülüf dökülmüş yüze türküsünü söylemeye başlar başlamaz hıçkırıklara boğulmuş Leyla.

Ah be Leylam, gencecik yaşında yaşadıkların çok ağır geldi diye diye eve gitmiş Hasan.

Her sabah kalkar kalkmaz, keşke seni bir iki hafta önce tanısaydım ahlarıyla geçirir Hasan.

O günkü ayrılıktan sonra ne Leyla, ne Hasan artık eskisi gibi değiller. Ikisinde de var bir aşk ateşi. Yakar durur onları da kimse bir çaresini bulamaz daha. Hasan’ı mecnun eder, Leyla’yı da dilsiz.

Neşet Ertaş’ın da dediği gibi “nice sultanları tahttan indirir, nicesinin gül benzini soldurur. Nicesini gelmez yola gönderir bir ayrılık, bir yoksuzluk biri de ölüm”.

İki Orta Şekerli Kahve


Aylardan Eylül. Mevsimi ise hiç sorma… Güneş hala tepede. Aydınlatıyor, ısıtıyor her tarafı da bir benim içimi ısıtmaya yetmiyor. Sen gittin gideli Leyla, buralar hep kış, buralar hep soğuk. İnanır mısın, Ağustos’ta bile içim buz tuttu. Hep üşüdüm. Arkadaşların ağzına sakız oldum. Hem de damlalısından. Çiğnedikçe çiğnediler… Delirdiğimi zannettiler. Kahvede, mahallede arkamdan konuşuyorlarmış. Duyunca sadece güldüm. Kızamadım ki onlara.  Açıklayamadım ki hiçbir şey. Gerçi açıklasam da nereden bilecekler ki seni, senin o eşsiz sevgini be Leylam?

Yapraklar sararmaya başlamış her yerde de, benim gönlümün ağacı çoktan kurudu be Leyla. Sen gittin gideli ne suyum var, ne havam. Az biraz oksijenim vardı yaşlı ciğerlerimde o da seninle beraber, bende olan her şeyi de alıp, kasıp kavurarak götürdü. Sen gittin ya bir fırtına çıktı önce, düştüm kalktım, düştüm kalktım. Her düştüğümde “lütfen bitsin artık, Leyla’ma gideyim!” dedim. Ama ya beni bu halde görseydin Leyla? Kahrolmaz mıydın? O yüzden toparladım hep kendimi Leyla. Toparladım ki, benimle yine gurur duy diye.

 Bazen gizlice ağlardım koynunda Leyla. Arada da küçük çocuklar gibi burnumu çekince anlardın ağladığımı. 

“Yapma be Mehmet, sen yapma. Beni daha da acılar içine sokma. Bilmez misin çaresizliğimi, sana olan sevgimi, Seni arkamda, boynu bükük bırakmanın ne acı olduğunu? Acıma daha da acı katma.” derdin hemen. ‘Ah be Leyla. Gitmek zor ama sensizlik daha da zor be gamzelim.’ diye geçirirdim içimden de, sana bir şey diyemezdim daha da üzülme diye. 

“Tamam yoldaşım, tamam gözümün bebeği” der arkasından da, sen uyuduktan sonra bir bardak su içer, hıçkıra hıçkıra ağlardım. Sırf sen duymayasın diye gizlice bahçeye çıkar, Eskişehir’in o ayazında saatlerce oturur,  bir gökyüzüne yıldızlara, bir de uyuduğun yatakodamızın penceresine bakardım. Bir kez daha ağlardım. 

Çok da geçmedi zaten üstünden sevdiğim, beni bırakıp yıldızlara karışmanın. Şimdi yine bahçedeyim. Sana bakıyorum, yani gökyüzüne. 

“Hadi Allah’ım” diyorum. “Beni de alsana yıldızların arasına. En azından Leylam’ın yanına. Yaş zaten erdi kemale. Bir de ruhum erse Leyla’ma!”

Her gece böyle ediyorum ben duamı Leylam.

Bir de iki tane orta şekerli kahve yapıyorum, eskisi gibi Leyla. Ama bir farkla. Sana kavuşana kadar senin yerine de içiyorum kahveyi. 

Sana gelmek için gün sayıyorum be Leylam!