Bazen Ara Vermek Lazım

  
Her ne durum olursa olsun bazen ara vermek lazım. İçinde olduğunuz her ne olursa olsun. Bazen işinize bir mola vermek lazım. Bir gün bile iyi gelebilir bu duruma. Verimliliğiniz artacaktır.

Bu üzerinize yapışan, sizin bir parçanız olan sıfatlarınız içinde geçerli. Özne sizsiniz çünkü. Öznesiz bir sıfatın hiç bir anlamı yoktur. Yaptığınız her ne ise siz olmadan, boştur.

Bazen kardeş olmaya ara vermek gerekir. Bir gün tamamen kafa dinleyip tekrar iyi bir abla abiliğe dönüş yaparsınız. Nasıl olsa ömrünüzün sonuna kadar değişmeyecek bir sıfattır bu. Kardeşiniz siz olmadan bir gün gayet iyi idare edebilir. 

Bazen evlat olmaya ara verin. En azından bir gün yada bir saat. Kapatın dünyayla sizi bağlayan elektronik cihazlarınızı. Kendiniz için bir şey yapın. Daha iyi bir evlat olarak geri döneceksiniz emin olun.

Yada bir saatliğine eş olmaktan vazgeçin. Eşinize olan sevginiz daha da artacak, rahat bir nefes alacak ve olaylara farklı gözden bakacaksınız. Hatta eşinizin diş macunu ortadan sıktığı için ettiğiniz kavgalara gülüp geçeceksiniz. Sevdiğin adamla birlikte olduğun için şükür bile edeceksin.

Ya da benim bugün yaptığım gibi Meera’yı alıp zaruri de olsa iki günlüğüne de, yarı zamanlı da olsa anneliğe ara verin. 7/24 çocuklarınızın içinde olunca bazen ne değerli bir iş yaptığınızı unutabiliyorsunuz. Kendinizi ve yaptığınız işi küçümsüyor kendinize haksızlık edebiliyorsunuz. Sadece Çocuklarınızın size ihtiyacı olduğunu zannedip, sizin onlara olan ihtiyacınızı unutabiliyorsunuz. 

Otogarda gördüğünüz küçük bir çocuk sizin burnunuzun direğini sızlatabiliyor. Gözleriniz yaşlarla doluyor. Kalbinizin içindeki kuş uçmak için çırpınıyor. Siz yaptığınız bu işin kutsallığını anlayabiliyorsunuz. Sanki aranızdaki bağın sadece kandan değil de, kalpten olduğunu anlayabiliyorsunuz bu molalarda. 

Iyi de yapıyorsunuz. Enerjinizi toplayın. Tüm sorunları içi boş bir balon haline getirip özgür bırakın. Balonla beraber içinizi boşaltın. 

Neye ara verdiyseniz de, kalbinizdeki yerini iyi düşüncelerle doldurup geri dönün. Benim kocama ve çocuklarıma yapacağım gibi sımsıkı sarılıp onları sevginizle avucunuz açık bir şekilde Hayatınızda tutun. 

Bir Masal Anlatsam…

  
Odelia, JJ, Abbey, Meera ve bir yerlerde bizi bekleyen ismini bilmediğim çocuğum, size bir masal anlatsam şöyle başlardı…

Bir varmış, bir yokmuş… 

Bir diyar varmış. Bu diyarda herkes mutlu yaşarmış. Hiç bir çocuk açlıktan, savaştan, hastalıktan yada biz yetişkinlerin acımasızlığından ölmezmiş. Bu ülkede tüm çocuklar özgürce koşar, oynarmış. Hiç bir çocuk bir diğerini renginden, dilinden, zenginliğinden yada fakirliğinden dolayı yargılamazmış. Bunları yapanlar da bu diyardan içeriye giremezlermiş. 

Geçen yıl neredeyse hergün şahit olduğumuz o bomba, silah sesleri hiç ama hiç duyulmazmış. Onların yerine kuşlar, köpekler, kediler , koyunların sesleri, gülen çocukların sesleri olurmuş. Ben de dahil hiç bir anne çocuklarına kızmazmış burada.

Hiç bir anne kaygılanmazmış… “Acaba çocuklarımı kötü insanlardan nasıl koruyabilirim?” Diye…

Hiçbir anne, “çocuğumu tacizcilerden, tecavüzcülerden nasıl koruyabilirim?” diye panik atak olmak zorunda kalmazmış.

Televizyon seyretmekten, haber okumaktan korkmazmış kimse. Çünkü o korkunç haberler hiç yokmuş ki bu diyarda. Hiç bir bebek sırf kimliğinden dolayı katledilmezmiş. 

Bu diyara öyle her önüne gelen yetişkini almazlarmış. Çünkü bu diyardaki tüm çocuklar çok önemli, çok özelmiş. O çocukların incinmemesi için elinden gelenin de fazlasını yapıyorlarmış. Kimse kalabalıklardan uzak durmak zorunda kalmazmış. Çünkü orada hain bombalar yokmuş. 

O diyarda sevgiden başka bir şey yokmuş… Kimse kimseyi yargılamazmış dolayisiyla.

İşte çocuklarım sizin için böyle bir diyarı oluşturmayı o kadar isterdim ki, hiç bir şeyi bu kadar istememiştim ömrümde. 

Bu masal. Yetişkinler artık masallara inanmıyorlar. Aslında bu masalın gerçekleşmemesi hep biz Yetişkinler yüzünden… Biz kaçamayız bu dünyadan. Hiç bir şey olmamış gibi duyarsız, vicdansız da olamayız Çocuklarım. Ama mücadele edebiliriz. Bu iğrençlikleri değiştirmek için bir şeyler yapabiliriz. Polyanna değilim. Tüm DÜNYAYI aynı anda değiştiremeyiz ama önce kendimizden, sonra çevremizden başlayabiliriz.

Tek bir şey daha istiyorum sizden çocuklarım: içinizdeki çocuğu asla ve asla öldürmeyin…

Anneniz

Harikalar Diyarı

  
Bir varmış, bir yokmuş… Hayalleri Diyarı diye bir ülke varmış. Bu ülkede yaşayan bir de Ayşe adında bir küçük prenses varmış. Prenses Ayşe’nin bir de evcil bir Aslan’ı varmış. Evcil dediğime bakmayın. Aslan, Prenses Ayşe’nin en iyi arkadaşıymış. İki arkadaş her gün maceradan maceraya koşuyorlarmış. Hayaller Diyarı bu ya, her zaman farklı farklı maceralar yaşarlarmış. Kimi günler pamuktan bulutların üzerinde, kimi zaman denizler diyarında. Bazen de ormanlarda, dağlarda. Aslında Prenses Ayşe ve Aslan, macera aramazlarmış. Macera onları gelir bulurmuş. Tek yapmaları gereken, hayal kurmakmış.

Prenses Ayşe ve Aslan, ormanda yürüyüşe çıkmışlar. Bir çok yeşil ağacın içinden geçmişler. Derken bir tepeye varmışlar. Bu tepede bir çok dost canlısı aslan bulunuyormuş. Bir çok aslan, Prenses Ayşe’yi ve Aslan’ı karşılamak için tepenin ortasında toplanmışlar. Prenses Ayşe ve arkadaşı Aslan, tepeye vardıkları zaman atıştırmalık zamanıymış. Aslan’ın midesi gürültülü bir şekilde gürlemiş. Bir aslan, hemen gidip kurabiye yapmış. Bir diğeri turta. Bir aslan da herkese elma çayı yapmış.

Bir aslan kamp ateşi yakmış. Prenses Ayşe ve arkadaşı Aslan, diğer aslanlarla birlikte ateşin etrafında toplanmışlar. Hep birlikte elma çaylarını içerlerken, bir yandan atıştırmalıkları yiyor, diğer yandan sohbet ediyorlarmış. Hayallerden, kitaplardan ve oyunlardan konuşmuşlar.

Tepeden dağlara baktıkları zaman Güneş’in batmasına az kaldığını görmüşler. Güneş yavaş yavaş batıya geçiyor, yerini parlak yıldızlarla kocaman bir tepsiye benzeyen Ay’a bırakmaya hazırlanıyormuş. Hayaller Diyarı’nda yaşayan herkes bilirmiş ki, Prenses Ayşe’nin annesi ve babası, Aslan’ı ve Prenses Ayşe’yi güneş batmadan gölün yakınlarındaki evlerinde olmalarını istiyorlarmış.

Prenses Ayşe ve Aslan, o gün tepede tanıştıkları tüm arkadaşlarına veda ederek, tepeden aşağıya inmişler. Ormanın içinde yürürlerken, çok lezzetli görünen mantarların olduğu yere varmışlar. Prenses Ayşe, mantarları toplayarak annesine bir sürpriz yapmak istemiş. Mantarlar annesinin en sevdiği sebzelermiş. Bir çok mantar olduğu için bir sepete ihtiyacı varmış Prenses Ayşe’nin.

“Aslan, annem mantarları çok seviyor. Bu mantarlar da çok lezzetli görünüyor. Ama mantarları toplamak için, bir sepete ihtiyacımız var. Malesef sepetimiz yok.” demiş Prenses Ayşe.

“Etrafa bir bakalım istersen. Belki sepete benzer bir şeyler buluruz.” demiş Aslan, Prenses Ayşe’ye.

Sonra iki arkadaş etrafta sepete benzer bir şeyler aramaya başlamışlar.

Çok güzel iki tane sepete benzer bir şey bulmuşlar.

Sonra Prenses Ayşe ilk mantarı kopartmak için uzandığında bir ses “yapma,” demiş. Prenses Ayşe, dönüp Aslan’a bakmış. Duyduğu ses Aslan’ın sesinden farklıymış. Aslan, Prenses Ayşe’nin neden ona baktığını merak etmiş. “Ne oldu Prenses Ayşe? Neden birden durdun?” diye meraklı bir şekilde sormuş Aslan.

Prenses Ayşe çok şaşırmış. Etrafına bakınmış ama sadece Aslan’ı, ağaçları ve mantarları görmüş. Sesin nereden geldiğini anlayamamış.

“Tam mantarları toplayacaktım ki birden ‘yapma’ diye bir ses duydum. Senin söylediğini zannettim. Etrafta senden başka kimse de yok. Her halde yanıldım. Neyse.” demiş Prenses Ayşe.

“Her halde. Ben bir şey duymadım çünkü.” diye cevap vermiş Aslan.

Prenses Ayşe omuzlarını silkmiş. Aslan’a gülümsedikten sonra tekrar mantarları toplamak için eğilmiş. Tekrar “yapma,” diyen bir ses duymuş. Tekrar etrafına bakınmış, ama Aslan’dan başka kimseyi görememiş Prenses Ayşe.

“Yapma, lütfen bizi kopartma. Biz yaşıyoruz” demiş ses. Prenses Ayşe çok şaşırmış.

“İyi ama, sen kimsin? Neredesin?” diye meraklı bir şekilde sormuş Ayşe.

“Aşağıdayım. Ben toplamak istediğin mantarım. Biz hepimiz canlıyız.” demiş mantar en sonunda.

Prenses Ayşe aşağıya mantarlara bakmış. Küçük bir mantarın hareket ettiğini görmüş. İyice eğilmiş Prenses Ayşe mantarı yakından görebilmek için. Aynı anda Aslan’ı çağırmış Prenses Ayşe. Durumu bir bir anlatmış. Aslan’da bu küçük mantarı merak etmiş. Mantarı görebilmek için o da, Prenses Ayşe ile eğilmiş.

“Merhaba küçük mantar. Ben Prenses Ayşe, bu da arkadaşım Aslan. Biz Hayaller Diyarı’ından geliyoruz. Evimiz ormanın diğer tarafındaki Gölün yakınında. Annem mantarları çok sever. Sizi görünce, toplayıp anneme bir sürpriz yapayım dedim. Ama sizin canlı olduğunuzu bilmiyordum. Kusura bakmayın, ne olur.” demiş Prenses Ayşe.

“Merhaba Prenses Ayşe. Benim adım Şapkalı. Burası, Mantarlar Şehri. Buradaki tüm mantarlar canlı. Çok teşekkürler bizi koparmadığın için. Zaten bizim cinsimiz yenmiyor. Bak buradaki benim kardeşim Pofuduk. Diğer taraftaki de arkadaşım Benekli. Çocuklar bakın yeni arkadaşlarımız Prenses Ayşe ve Aslan. Hayaller Diyarı’ndan geliyorlarmış. Korkacak bir şey yok. ‘Merhaba’ deyin yeni arkadaşlarımıza.” diyerek diğer mantarlara da seslenmiş Şapkalı.

Birden diğer mantarlar da hareket etmeye başlamış. Prenses Ayşe ve Aslan hem çok heyecanlanmışlar, hem de çok şaşırmışlar. Bir çok macera yaşamalarına rağmen, bu zamana kadar hiç canlı mantarlarla karşılaşmamışlar.

“Merhaba, Prenses Ayşe ve Aslan. Benim adım Pofuduk. Mantarlar Şehri’ne hoşgeldiniz.” demiş mantarlardan birisi.

Prenses Ayşe ve Aslan heyecandan gülümsemişler.

“Merhaba, Prenses Ayşe ve Aslan. Benim adım Benekli. Sizlerle tanıştığımdan dolayı çok memnun oldum.” demiş kibarca diğer mantarlardan birisi.

“Merhaba Pofuduk ve Benekli! Biz de sizinle tanıştığımıza çok sevindik. İlk defa konuşan mantarlarla tanışıyoruz. Çok mutluyuz bu yüzden.” demiş Prenses Ayşe.

“Evet. Gerçekten çok sevindik sizinle tanıştığımıza. İlk defa konuşan mantarlar gördüğümüz için çok heyecanlıyız. Buradaki tüm mantarlar canlı mı?” diye sormuş Aslan.

Birden tüm mantarlar hareket etmeye başlamışlar. Aslan ve Prenses Ayşe birbirlerine bakıp gülümsemişler.

Tüm mantarlar hep birlikte;

“Biz küçük mantarlarız,

Her birimiz canlıyız.

Biz küçük mantarlarız,

Mantar Şehri’nde yaşarız.” diye bir şarkı söylemişler. Sonra herkes gülmeye başlamış.

“Sizinle tanıştığımıza çok sevindik. Fakat güneş batmadan önce evde olmamız lazım. Sonra tekrar görüşürüz küçük mantarlar.” demiş Prenses Ayşe.

“Biz de çok sevindik sizinle tanıştığımıza Prenses Ayşe ve Aslan.” demiş Şapkalı.

“Ama lütfen tekrar Mantar Şehri’ne, bizi ziyarete gelin.” diye de eklemiş Şapkalı.

“Tabi ki tekrar sizi ziyarete geliriz. Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.” demiş Prenses Ayşe.

“Hoşçakalın” demiş tüm mantarlar hep bir ağızdan.

Prenses Ayşe ve Aslan yollarına devam etmişler. Bir çok güzel çiçeğin ortasından geçmişler. Prenses Ayşe, çoğu çiçeği koklamak için durmuş. Her birinden farklı farklı kokular yükseliyormuş.

İki arkadaş şarkı söylemeye başlamışlar:

“Biz iki yakın arkadaşız,

Her gün farklı macera yaşarız.

Bazen ormanda, bazen bulutlarda

Hayaller Diyarı’nda

Hayaller kurarız.”

Gölün yakınlarına geldikleri zaman, bir ağlama sesi duymuşlar. İkisi de birden susmuşlar. Etraflarına bakınmışlar. Çınar ağacının altındaki kayalıkların üzerinde oturan boz renginde bir tavşan görmüşler. Küçük tavşan, hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş.

Aslan ve Prenses Ayşe, çınar ağacının altına, bu küçük tavşanın yanına gitmişler.

Küçük tavşan o kadar çok ağlıyormuş ki, yanına gelen Aslan ve Prenses Ayşe’yi farketmemiş bile.

“Merhaba küçük tavşan. Ben Prenses Ayşe ve bu da arkadaşım Aslan. Gölün diğer tarafında, Hayaller Diyarı’nda oturuyoruz. Neden ağlıyorsun küçük tavşan? Sana yardım edebilir miyiz?” diye sormuş Prenses Ayşe.

Küçük tavşan başını kaldırarak Prenses Ayşe’ye ve Aslan’a bakmış. Önce gözyaşlarını silmiş, sonra da burnunu.

Hıçkırarak, “merhaba… Benim adım Bozcan. Ben Tavşanlar Şehri’nde oturuyorum. Bahçede oyun oynuyordum. Birden çok güzel, rengarenk bir kuş gördüm. Kuşu buraya kadar izledim. Ama kuş uçup gitti ve ben de kayboldum. Şimdi evime nasıl gideceğimi bilmiyorum.” deyip ağlamaya devam etmiş küçük tavşan.

“Ağlama Bozcan tavşan, lütfen. Önce yavaş yavaş say, sonra bize evinin yakınlarında olupta hatırladığın yerleri söyle. Evini bulmanda sana yardım edeceğiz.” demiş Prenses Ayşe.

Bozcan “tamam” demiş hıçkırarak yine. Sonra saymaya başlamış. “Bir, iki, üç… Dokuz ve on!”

Prenses Ayşe haklıymış. Bozcan ona kadar saydıktan sonra, biraz daha sakinleşmiş.

“Tavşan Şehri’ne girmeden önce bir papatya bahçesi var. Evimin yakınında da havuç ve marul tarlası var.” demiş Bozcan.

Sonra Bozcan, Aslan ve Prenses Ayşe başlamışlar papatya bahçesi aramaya.

Ormanda ilerlerken bir anne sincap ve iki tane yavru sincap görmüşler. Prenses Ayşe hemen anne sincaba gülümsemiş ve konuşmaya başlamış; “ Merhaba anne sincap. Ben Prenses Ayşe ve bu da arkadaşım Aslan. Hayaller Diyarı’ndan geliyoruz. Evimize dönerken gölün yakınlarında Bozcan tavşanla karşılaştık. Bozcan tavşan kaybolmuş. Tavşanlar Şehri’nde yaşıyormuş. Tavşanlar Şehri’ne girmeden önce bir papatya bahçesi varmış. Onu arıyoruz. Acaba papatya bahçesi gördünüz mü?”

Anne sincap biraz düşündükten sonra cevap vermiş; “Merhaba Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan. Aslında iki gün önce bir papatya bahçesi görmüştüm ama tam olarak yerini hatırlamıyorum. Ama Ulu Meşe Ağacı mutlaka yerini biliyordur. O size yardım edecektir.”

“Peki Ulu Meşe Ağacı’nı nasıl bulabiliriz?” diye sormuş Prenses Ayşe.

“Dümdüz ilerleyin meşe ağaçlarını göreceksiniz. Tam ortada kocaman bir meşe ağacı var. O, Ulu Meşe Ağacı. Ona benim sizi gönderdiğimi söyleyin ve bu meşe ağacı palamudunu gösterin.” diyerek Prenses Ayşe’ye bir meşe palamudu vermiş anne sincap.

“Biran önce yola çıkın. Güneş yavaş yavaş batıya doğru yol almaya başladı.” demiş anne sincap.

“Çok teşekkürler anne sincap. Hoşçakalın” demiş Prenses Ayşe ve yollarına devam etmişler.

Biraz ilerledikten sonra Aslan ve Prenses Ayşe aynı şarkıyı söylemeye başlamışlar yine.

 

“Biz iyi iki arkadaşız,

 Hergün farklı macera yaşarız.

Bazen ormanda, bazen bulutlarda

Hayaller Diyarı’nda

Hayaller kurarız.”

Sonra gülüşmeye başlamışlar.

Bozcan kardeşi, Pamuk ile hergün oynadıkları farklı oyunlardan, annesine ve babasına havuç tarlasında nasıl yardım ettiklerinden bahsetmiş.

Yol boyunca gülüşmüşler. Bozcan kaybolduğunu tamamen unutmuş.

Meşe ağaçlarına varmışlar. Biraz ilerledikten sonra ortada ki koskocaman meşe ağacını görmüşler.

Prenses Ayşe ağacın yanına gider gitmez “Merhaba meşe ağacı. Acaba sen Ulu Meşe Ağacı mısın?” diye sormuş.

Ağaç gülümsemiş. “Evet benim adım Ulu Meşe Ağacı. Siz kimsiniz? Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormuş Ulu Meşe Ağacı.

“Ben Prenses Ayşe, bu da arkadaşım Aslan. Biz Hayaller Diyarı’ndan geliyoruz. Eve dönerken Bozcan tavşanla karşılaştık. Kaybolmuş. Tavşan Şehri’nde yaşıyormuş. Papatya bahçesinden sonraymış Tavşan Şehri. Yolda gelirken anne sincabı gördük. Bize bu meşe palamudunu vererek sana göstermemizi ve bize senin yardım edebileceğini söyledi. Bize yardım eder misin?” diyerek meşe palamudunu Ulu Meşe Ağacı’na göstermiş, Prenses Ayşe.

Ulu Meşe Ağacı gülümsemiş.

“Bir arkadaşım var size yardım edebilecek.” demiş.

Birden dallarını hareket ettirmeye başlamış. Gittikçe hızlanmış Ulu Meşe Ağacı. O kadar güzel bir müzik çıkmaya başlamış dallarından adeta tüm orman büyülenmiş. Orman sessizce bu güzel melodiyi dinlemiş. Bir süre devam ettikten sonra, Ulu Meşe Ağacı durmuş. Dökülen yaprakların arasından ayak sesleri gelmeye başlamış. Herkes merakla, kimin geldiğini görmek için bekliyormuş.

Bir ceylan gelmiş ağaçların arasından. Ulu Meşe Ağacı’nın dallarıyla oluşturduğu müzikle uyumlu bir şekildeymiş bu ceylanın adımları. Bunu gören Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan hayranlıkla izlemişler ceylanı. Ceylan, Ulu Meşe Ağacının yanına gelerek “Merhaba Ulu Meşe Ağacı. Beni çağırdığını duydum. Ben de göl kenarından, koşarak yanına geldim. Sana nasıl yardım edebilirim?” diye sormuş ceylan çok nazik bir şekilde.

“Hoşgeldin, Lekeli. Seni gördüğüme çok sevindim. Bunlar yeni arkadaşlarım Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan. Bozcan, Tavşan Şehri’nde oturuyormuş. Ama kaybolmuş. Aslan ve Prenses Ayşe gölün yakınlarında rastlamışlar Bozcan’a. Buraya kadar ona yardım etmeye gelmişler. Onları önce Tavşan Şehri’ne götürerek Bozcan’ı evine bırakıp, oradan da Aslan ve Prenses Ayşe’yi gölün diğer tarafındaki evlerine bırakabilir misin? Güneş batmadan önce evlerinde olsunlar isterim.” demiş Ulu Meşe Ağacı. Lekeli ceylan, bu üç arkadaşa bakıp gülümsemiş.

Prenses Ayşe, Lekeli ceylanın güzelliğine hayran kalmış.

“Tabi ki Ulu Meşe Ağacı. Hemen yola çıkalım o zaman. Güneş’in batmasına az kaldı.” demiş Lekeli.

Prenses Ayşe, Ulu Meşe Ağacı’na sarılarak teşekkür etmiş. Vedalaşarak yola koyulmuşlar.

Lekeli önde, bizim üç arkadaş arkada hızlı bir şekilde yürüyormuş. Prenses Ayşe, Lekeli’nin yanına giderek, “Lekeli, acaba Ulu Meşe Ağacı ile nasıl tanıştınız. Seni çağırırken dallarıyla yaptığı müzik muhteşemdi. Sen nasıl anladın seni çağırdığını?” diye meraklı bir şekilde sormuş.

Lekeli, Prenses Ayşe’nin merakını ve heyecanını anlayarak gülümsemiş.

“Bu bizim müziğimiz. Her ne zaman birbirimize ihtiyacımız olursa o bu müziği yapar, ben de sesimi kullanarak şarkı söylerim. Her zaman birbirimizin yardımına koşarız. Tabi ki o gelemez ama başka arkadaşlarını yollar bana yardım etmek için. Nasıl tanıştığımıza gelirsek; ben küçük bir yavruyken annemle birlikte sık sık Ulu Meşe Ağacı’nın yanına gelirdik. Annem ne zaman birisiyle konuşmak istese, bu kişi her zaman Ulu Meşe Ağacı olurdu. Bir gün Hayaller Diyarı’nın dışında yaşayan insanlar geldi ormana. Annemle oyun oynuyorduk. Birden gürültülü bir şey patladı. Annemle koşmaya başladık. Arkamızda bu insanlar vardı. Bizim peşimizden koşuyorlardı. Annem beni Ulu Meşe Ağacı’nın yanına getirdi ve oradan ayrılmamamı söyledi. Ondan sonra koşarak uzaklaştı. Bir daha da geri gelmedi. Ben Ulu Meşe Ağacı’nın yanında büyüdüm. Bana çok yardım etti ve bana bir çok şeyi o öğretti. O yüzden ne zaman birbirimize ihtiyacımız olsa bu müzikle birbirimize haber vermeye başladık.” demiş Lekeli. Bunları duyan Prenses Ayşe hem çok üzülmüş, hem de Lekeli’nin yalnız kalmadığı için çok sevinmiş.

Biraz daha yürüdükten sonra papatya bahçesini görmüşler. Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan çok sevinmişler. Öyleki birbirlerine sarılıp dans etmeye başlamışlar.

Ama aynı anda güneşin rengini yavaş yavaş turuncuya dönüştüğünü görmüşler.

Aceleyle koşarak havuç ve marul tarlasını bulmuşlar. Bozcan, artık evinin nerede olduğunu hatırlamaya başlamış ve koşarak bahçeden içeriye girmiş. Kardeşi Pamuk ve Anne Tavşan onu dört gözle bekliyormuş. Bozcan’ı görünce koşup sarılmışlar.

Lekeli gitmeleri gerektiğini hatırlattığı için Prenses Ayşe ve Aslan, pek uzun kalamamışlar ama Bozcan’la vedalaşmışlar. Bozcan’ın annesi üçüne de havuçlarla dolu, üç tane sepet vermiş ve Bozcan’ı eve getirdikleri için her birisine çok teşekkür etmiş.

Vedalaştıktan sonra, Lekeli, Aslan ve Prenses Ayşe eve dönmek için yola devam etmişler. Ama bu sefer daha da hızlı bir şekilde yürüyorlar, hatta bazen koşuyorlarmış. Güneşte turuncudan, kırmızıya dönmeye başlamış. Eve gidiş yollarında bir çok güzel kuş ve çiçek görmüşler. Hepsine hayran kalmışlar. Lekeli, Prenses Ayşe’yi ve Aslan’ı evlerine getirmiş. Prenses Ayşe, Lekeli’ye o kadar sıkı sarılmış ki zavallı Lekeli, bir ara nefes bile alamamış. Hepsi gülüşmüşler.

“Sana çok ama çok teşekkür ederim Lekeli. Bugün seninle tanıştığıma çok sevindim. Seni tekrar görebilir miyim?” diye sormuş Prenses Ayşe.

Aslan da, “gerçekten çok teşekkür ederiz Lekeli. Sen olmasaydın asla zamanında eve gelemezdik!” diye eklemiş.

Lekeli gülümsemiş. “Ne zaman bana ihtiyacınız olsa ‘Lekeli’ diye bağırmanız yeterli. Ben kulaklarımla duyacak mesafeden uzak olsam bile, sizlerin sesini yüreğimle duyacağım.” diyerek veda etmiş Lekeli. Aslan ve Prenses Ayşe, Lekeli’nin arkasından el sallamışlar ve evden içeriye girmişler.

Prenses Ayşe’nin annesi sofrayı hazırlıyormuş. Yemekte mantar sote varmış. Ayşe ve kedisi birbirlerine bakarak gülümsemişler. Neyseki arkadaşları Şapkalı’nın ‘bizim türümüz yenmez!’ dediğini hatırlamışlar. Ayşe rahat bir nefes almış. Aslan da Ayşe’ye göz kırpmış.

Sofraya oturdukları zaman Ayşe, annesine, babasına ve üç küçük kardeşine başlarından geçen macerayı anlatmış. “Bahçede bir çok macera yaşamışa benziyorsunuz Ayşe!” demiş babası Ayşe’nin. “Yorucu bir güne benziyor. Kim ballı kurabiye ister?” diye sormuş Ayşe’nin annesi. Ayşe ve kedisi Aslan birbirlerine bakışmışlar. Herkes uzun bir süre gülüşmüş.

Burası Hayaller Diyarı! Kim bilir, Prenses Ayşe ve Aslan belki sizinle de bir macera yaşamaya gelir. Unutmayın! Hayaller Diyarı’nda sadece hayal etmeniz yeterli! Maceraların başlangıcıdır hayaller.

Kadınlara Karşı Kadınlar

  
Bugün her yerde, herkesin dilinde olan, herkesin klasik mesajlar verdiği bir gün. Kadınlar Günü. Çiçekli, böcekli sohbetlerin döndüğü bir gün.! Ben hiç bu sohbetlere girmeyeceğim. Karşıt cinsin, kadınlara karşı kötü tutumlarından bahsederiz hep. Ben madalyonun diğer ucuna bakacağım. Kadınların kadınlara yaptıklarını.

Meera’nın da geçen hafta bize katılmasıyla, 6 kişilik ailemizin 4 üyesi kadın. Yani kadınlar daha ağırlık basıyor evde. 

Bence Kadınlara daha çok zarar verenler diğer kadınlar. Eleştirilerimizle, yargılarımızla, birbirimizin kararlarına saygısızlık ta bunların BAŞINDA geliyor. Yeni doğum yaptığımdan dolayı öncelikle annelerden bahsedeyim.

Normal doğum yapanlar, sezaryeni seçenleri eleştiriyor. Sezaryen yapan ise normal doğum yapanı. Emzirenler, emzirmeyenleri, çok çocuklu olanlar, tek çocukluları. Tek çocuklular ise çok çocuklu olanları eleştirmekten vazgeçmiyoruz. Oysa ki, bir şeyi yapmadığımız için, onu seçenleri eleştirmeyi görev edinmiş biliyoruz. Bizim seçimlerimiz, başka kadınların seçimlerini eleştiri hakkı vermez bize.

Farklılıklar gerçekten çok güzel ve eğlenceli aslında. Birbirimizden öğrenecek o kadar çok şeyimiz var ki, bir tek o farklılıkları kabul etmek gerek. 

Bir iki günlüğüne bir deneyelim ne dersiniz? Hiç bir kadını seçimlerinden dolayı yargılamayalım. Ne ayakkabı seçimlerini, ne annelik seçimlerini. Ne kıyafetlerini ne de çocuk sayısını. (Yaram var ki gocunuyorum bu sayı konusunda 😁😜) 

Hadi bakalım sonuç ne olacak görelim. Üç gün sonra benim için farklılıkları yazacağım. Bu süre içinde ister yorumlarla isterseniz de rejoicingmama@aol.com a e posta yazın.

4 Çocuklu Olmak

  
Beklediğimiz küçük üyemiz artık aramıza katıldı. Martın 1’inden itibaren resmi olarak 4 çocukluyuz biz. Doğum beklediğimiz gibi olmadı ama ne farkeder ki? Ben Minicik kızıma kavuştum. Gerçekten de minicik. Sadece 2.550 gramdı kollarıma ilk aldığımda Meera Lidia’mı. 

Doğum hikayesi başka bir postta gelecek. Şayet uzun bir hikaye.

  
Bu alışma dönemi gayet güzel geçiyor. Ufak tefek sıkıntılarımız oluyor sezeryandan Kaynaklı olarak ama evimizdeki bu heyecan görülmeye değer. 

Herkesin sabah ilk yaptığı şey, gelip Meera’yı öpmek. Çocuklar Meera’ya, Meera onlara ayak uydurmayı yavaş yavaş öğrenecekler. Evimizdeki gürültü daha fazla arttı. Ama evimizdeki sevgi ve sevinç on katı arttı. Bu büyük aile olayı tam bize göre birşeymiş. 

4 çocuklu anne olmak, biraz daha farklıymış.

Beklemek mi Daha Zor? Yoksa…

  
Sabreden dermiş, muradına ermiş…

Bu her zaman geçerli değil. Ben tez canlıyım. Beklemek benim için gerçekten zor. Mesela David eve yarım saat geç gelince, kafamda kurarım, kurarım… Sonra da, acaba başına birşey mi geldi, şu mu oldu diye kâbuslara dalarım. 

Ama bu sefer ki mevzu biraz farklı. Odelia hariç diğer iki bebe, 3 ve 2 hafta geç doğdular. Şimdi neredeyse  39 haftalık olacağız. Önce içimdeki kızım, bayağı bir erken gelmeye kalktı. Sonra bir ara tekrar kapıyı çalıp, kaçtı. Ne zaman tamamen kollarımıza gelecek hiç bir fikrim yok.

Geçen kontrolümde yüzünü, yanaklarını ve burnunu gördüm. Siyah beyaz da olsa ciddi ciddi bir yüz. Elmacık kemiği hatlarıyla bile. Bu beni daha da heyecanlandırdı. Sabırsızlanmaya başladım. Acaba hangi gün bizim için, önemli bir gün olacak? Acaba nasıl emecek? Geceleri nasıl uyuyacak?. Diğer kardeşleri gibi güçlü karakterde mi olacak?  Inatçı mi olacak bu da? Gözlerinin Şekli nasıl olacak? Saçları hangi uzunlukta olacak? (Malum her bir bebeğimiz, bir öncekinden daha uzun saçlarla doğdu) Aklımda deli sorular var. 

Tekrar emzireceğim için çok heyecanlıyım. Tekrar bebeğimi slinglerle taşıyacağım için çok mutluyum. Tekrar ayak parmaklarımı görebileceğim için çok mutluyum. Tekrar dışarı çıkabileceğim için çok mutluyum. (Son 4 gün hiç çıkmadım, biraz rahatsız hissettiğimden dolayı.) 

Beklemek çok zor. Ama bazen diyorum ki, o kadar sabırsız olma. Eğri oturup, doğru konuşalım. Bebek bir kere çıktığında, o bebeği bir daha içeri koyamayacağız. Bazı günler bu fanteziyle yanıp tutuşacağız. Uykusuz geceler, gaz sorunları, başka bir çok sorun olacak. (Yazarın bu listeyi uzatmamadaki asıl amacı, yeni ebeveyn olacakların gözünü korkutmamak). 

E hal böyle olunca hangisi daha zor? Beklemek mi, kavuşmak mı? Hangisi daha zor bilmiyorum ama ben bir an önce kızımı kollarıma almak istiyorum. Bu isteğim biraz bencillikten de kaynaklanıyor olabilir ama hatice değil, netice önemli. 

Bu bekleyiş ne kadar Sürer bilmem… Ama o kadar uzun sürmeyeceği belli.

Zamanı Mı Şimdi?

  
Buralar çok yoğun. Biraz sakinleşmeye çalışıyoruz ama 4 Numaralı fasülye için hazırlıklar yapılırken bayağı da bir iş çıkıyor. 

Bir çok küçük insan çamaşırları yıkamak başlı başına tam zamanlı bir iş zaten. Onları ütülemek de cabası işin. 4 Numaralı fasülyenin kıyafetlerinden bahsediyorum tabiki. Diğerlerini ütülemeye kalkarsak ütünün başından kalkamam zaten. 

Kıyafetlerin çoğu yıkandı, ütülendi, hastane çantası hazırlandı. Bebek yatağı yeniden monte edildi. Çocuklarla bebek hakkında tekrar ve tekrar konuşuldu. Buraya kadar herşey iyi. Yeni evimize neredeyse tamamen yerleşildi. Eksiklikler alındı. Bu arada da bir çok yalancı sancıyla başa çıkıldı ve tüm enerjim tükendi gibi. Ev okuluna inişli çıkışlı devam ediliyor. Tam bunların ortasında bilin bakalım başka ne oldu?

3 numaralı fasülye olan Abbey tuvalet eğitimine hazır olduğunu anlatmaya çalıştı ve anlamamaya çalışsam da Gözüme sokunca mecburen anlamak zorunda kaldım. 

Böylelikle eğlenceli (?) bir serüvene yelken açmış olduk.

  
Tuvalet Eğitiminde yaptığımız ve yapmadığımız yöntemleri bir sonraki yazıda açıklayacağım.

Bu yazının amacı biraz farklı. Zaman. Birçok şeyi erteliyoruz. Birçok plan yaparak yaşıyoruz. Ama hayat bizim planlarımıza göre pek gitmiyor. Özellikle çocuklarla. 

Bu tuvalet eğitimi bu yoğun zamanda hiç gündemimizde yoktu. Ama Abbey kız böyle düşünmemiş. 

Onların ihtiyaçlarını dinlemek en iyisi.

Zamanı mı şimdi Dediğimiz bir çok şeyin onlar için zamanı.

Aaa Ne Kadar Şımarıksın

  
Kendimizden küçüklerle konuşurken ne kadar da rahatız değil mi? Yaşıtlarımıza yada arkadaşlarımıza kullanamayacağımız çoğu kelimelere çocuklara çok kolayca söyleyebiliyoruz. Ister kendi çocuğumuz olsun, ister arkadaşlarımızın çocuklarına. Çocuktur anlamaz cümlesinin arkasına sığınıyoruz. Bahanemiz bu oluyor. Aslında bu cümlenin doğruluk payı yok desem size. Bu arkasına sığınılan bahanemizin gerçeklik payı yok.

Çocuklar herşeyi anlıyorlar

Ben çocuk psikolojisinde uzman değilim ama yakında 4 çocuk annesi Olacağım. Annelik tecrübesi diyelim bu konudaki düşünceme. 

Çocuklara sıfat takmak pek doğru gelmiyor bana. Özellikle şımarık, yaramaz, çirkin, kötü bunların en başında geliyor. Çocuklar bu sıfatlardan nefret ediyor. Ben de öyle. Malesef bir kaç Kişiyi uyarmak durumunda kaldım. Çocuklarıma, onların yanında böyle Sıfatları kullanmayın. Kendi çocuklarınıza da kullanmayın. Çocuklar bu sıfatların doğruluğuna o kadar çok inanıyorlar ki, artık bu sıfatlara yapışık yaşamaya başlıyorlar. 

Çocuktur anlamaz diyerek memleket meselelerini de konuşmayın yanlarında. Şayet ben bile duymaya dayanamıyorken, küçücük beyinlerinde canlananları bir düşünün. 

O yüzden çocuklara kullandığımız kelimeleri önce bir düşünüp tartalım. Dilin kemiği yoktur ama kelimeler atılan oklara benzer. Bir daha geriye alamayız. 

Yaşıtlarımıza, arkadaşlarımıza söyleyemeyeceğimiz sözleri, söylenmeyelim küçüklere. 

Yarının Büyükleri belki DÜNYAYI da memleketin gidiş hattını da değiştirir belki.

Yeniyıl Beklentilerimiz

  
Herkes hunharca yeni yıl planları yapmakta. Onların heyecanını görünce, heyecanlanmamak mümkün değil. Bizim üç artı bir çocukla yapacağımız pek birşey yok. Evde takılacağız öylece…

Geçen yıl bayağı bir macera yaşadık. İyi günlerimizde oldu, çok kötü günlerimiz de. Çok güldüğümüz zamanlarda, sabaha kadar ağladığımız zamanlarda.

Mesela yepyeni bir şehire taşındık. Hiç yapmadığımız şeyleri yapmaya başladık. Süt sağmayı öğrendim mesela. Okulu denedik pek sevemedik. Çocuklar Sri Lanka’nın güzelliklerini de gördü, zorluklarını da. Çok güzel yerleri de gördük, olmamamız gereken yerleri de. 

Çocuklar yepyeni bir dil, kültür öğrenmeye başladılar. Diğer çocukların nasıl yaşadıklarına tanık oldular. Bir çok şehiri gördüler mesela. 

Ben iki canımı kaybettim mesela. Hiç yüzlerini görmediğim bebeklerimi deli gibi hala özlüyorum. Bu bana, anneliğime apayrı birşey kattı. 

Aynı anda başka şu anda karnımı tekmeleyen küçücük kızımın ayaklarını hissediyorum. 

2015’in bu son günleri zamanı ağırdan almam gerektiğini öğrenmekle geçiyor. 

  
Yeni yılda hedeflerim var. Öyle çok büyük hedefler değil. Kendimi kandırmaya da gerek yok zaten büyük hedeflerle. Yapınca mutlu olabileceğim türden hedefler bunlar. Çocuklar içinde yapmak istediğim şeyler var. Mesela Odelia’yı Mardin’de bir keman kursuna yollamak. JJ futbol oynamak istiyor. Onun için bir kurs bulmam lazım. Daha fazla birlikte kaliteli bir şeyler yapmak istiyoruz.

Ama bu 2016’da ailemle daha fazla mutlu olmak istiyorum. Kaygılardan, endişelerden uzak. Küçük şeylerle mutlu olmak istiyorum daha fazla.

Sizin hedefleriniz neler? Yeniyıldan beklentileriniz neler?

Yanındaki Özlem

  
 Şimdi İstanbul’dayız. Birkaç günlüğüne. Ama bu dönem en zor dönemlerden birisi. Yapacak birçok iş varken, hepimiz hastalandık. Abbey en çok hasta olan. Öyleki enerjisi, gücü herşeyi bitti. Bugün doktora götürdük ve Hamdolsun ki çok önemli birşey çıkmadı ama serum verdi doktor, Abbey kendisini toparlasın diye.

Bu dönemde Abbey çok hassaslaştı. Sadece etrafında beni istemeye başladı. Bu herşeyi daha da zorlaştırdı benim için. Öyleki Babasına aşık bir kız olan Abbey, David’in ve diğer iki büyüklüğün ona dokunmasını bile istemedi. 

Bu akşam ağlıyordu yine. Ne verdiysek olmadı. Susturamadık. ‘Yatmak ister misin?’ diye sorduğumda ‘evet’ dedi. Yatağa yatırdım. Yanına yatmamı işaret etti. Uzandım. Bebeğini Abbey’nin yanına koydum. Abbey bebeği olmadan uyumuyor. Bebeği kenara itti. Sonra ‘bebek, bebek’ demeye başladı. ‘Bebeğini yanına mı koyayım?’ diye sordum sabırlı olmaya çalışarak. ‘Hayır. Ben bebek’ dedi ve bana sarıldı. Sadece iki dakika sonra uyuyakaldı.

Güzel yüzüne baktım. Derin derin nefes alışını izledim. Biraz daha sarıldı boynuma küçücük elleriyle. O kadar sıcacıktı ki kolları, kalbimi ısıttı hemen. Sonra irkildim.

Bu dönemde bana o kadar bağlı olmasının nedeni beni özlediğiymiş. Aynı evin içindeki özlem. Onunla zaman geçirmemi sadece onunla ilgilenmemi istiyormuş. 

Bu hastalık bana bir çok şey öğretti. Herşeyi daha ağırdan almamı mesela.

Tek e tek zaman geçirmem gerektiğini öğrendim çocuklarla. 

Aynı evin içinde de özlenebiliyormuş insan.

Zaman çok hızlı akıp gidiyor. Zamanı durdurun. Bu gün bir daha geri gelmeyecek!